Bremen Mızıkacılarına Bir Şef Eklendi

Sabah kalktım pencereden baktım, hava bulutlu ve yağışlıydı. Banyoya girerken Timur Selçuk’tan bir kaset koydum müzik çalara. Tıraş oldum. Her günkünden daha uzun kaldım duşta. Sıcak su ile kemiklerimi ısıtmaya çalışıyor muydum. Yoksa Timur Selçuk’tan ardı ardına birkaç parça dinlemek mi istiyordum? Doğrusu bende bilmiyordum…
Duştan sonra oğlum ve eşimle kahvaltıda oturduk. Hamza kahvaltıda da Ahmet Kaya’nın CD sini kaset çalara yerleştirmişti onu dinledik. ‘Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne” parçasını Hamza da CD ile birlikte söylerken yanında oturan annesinin de saçlarını okşadı.
Çantamı arabanın bagajına yerleştirdim, dönüm bir bardak çay daha doldurdum. Eşim “telefon ve cüzdanını unutmayasın, kontrol et” dedi. Güldüm. Hamza’da Bremen Mızıkacıları ile bir fotoğraf çekmeden dönme” dedi. O zaman orada kalayım mı“ esprimle Hamza ve Sakine yüksek sesle güldüler. Sakine “ Bizsiz orada yaşayabileceksen, kal “ dedi.
Bardağımdan kalan son yudumu da içtikten sonra kalktım. Önce oğlumun, ardından eşimin yanaklarından öptüm. Arabaya bindiğimde, Münster’de hafif rüzgarlı yağmur halen yağıyordu. Ruhi Su’dan “Eşkıyadan hükümdar olmaz” türküsünü müzik çalarla birlikte mırıldanarak yol aldım. Şubat ayının üçüncü Cuma günü erken saatlerinden yola çıktığım için yollar kalabalık değildi. Ancak Bremen”e 40 KM. kala trafik durmuştu. Petrol taşıyan bir Tır devrilmişti. Aşağı yukarı dört yüz- beş yüz metre kadar önümüzdeydi. Herkes arabasının anahtarını kapattı oraya koşmaya çalıştı. Birkaç dakika içinde çok sayıda itfaiye ve polis arabası geldi. Arabalarımızı zaten kenara çekmiştik, onlara yol açıktı. Yolun iki tarafı trafiğe kapatıldı. Bir patlama olabilir endişesiyle Tıra kimse yaklaştırılmadı. Anlatılana göre sürücü uyumuş. Yoldan çıkmış. Ne yazık ki yaşamı burada noktalanmıştı.
Kazanın olduğu bölgede yağmur yoktu. Ancak Şubatın son haftasında halen hava soğuktu. Bende arabadan inen her birey gibi Pardösümü giyindim. Hemen hemen herkesin boynunda atkı sarılı ve başlarında şapka veya bere vardı. Bende şapkamı yanıma aldığıma çok sevindim.

01İki saat kadar beklemiştik. Bremen’e gene de bir buçuk saat erken vardım. Eyalet Devlet ve Belediye binaları karşı karşıyaydı. Belediye binasının hemen yan bitişiğinde Bremen Mızıkacıları var. Hükümet binasının yan giriş bahçesinde çıplak heykeller vardı. Onları fotoğraflarken, Antalya Kemer merkezindeki dans eden bir çifti simgeleyen bir harika heykelin sökülüşünü anımsadım. “O çiftin dans etmesi ahlak kurallarına uygun değildir” gerekçesiyle kaldırılmıştı. Ancak bu heykeller tamamen çıplaktı ve tüm organları oldukça canlıymış gibi görünüyordu.
Kendi kendime “İşte kalkınmış ülkelerin sanata sevgi, saygısı ve geri kalmış ülkelerin sanata bakışı her halde bu tür değerlendirmelerle kendisini ortaya kor” diye mırıldandım. Ayrıca Eyalet Meclis binasının alt köşesinde bir resim galerisi vardı, orayı dolaştım.
Ayrıca Belediye Binası’nı da karşısında Amatör ressamların sergisi vardı.
Dışarıda Giriş kapısının üstünde duvara oldukça büyük bir afiş asılıydı. Afişte “ Biz Bremenliler çok renkli, çok Kültürlüyüz” cümlesi yazılıydı.
Belediye binasının kapısında yazar ve sanatçı arkadaşlarla buluşacaktık. Ne yazık ki uzaktan gelenlerin büyük çoğunluğun herhalde yoldaki kaza nedeniyle gecikmişlerdi. Ancak orada yaşayan ve diğer yol lardan gelenlerin zamanında orada olmayışları da gene bu gelişmemiş ülke insanlarının dakik olma alışkanlığını olmayışından olsa gerek diye düşündüm. Haksızlık etmeyeyim, Tahir Göngür’de on beş dakika buluşma zamanından önce gelmişti. Öbürleri gelinceye kadar biz Bremen gezisi ve konaklama olanağı yaratan Alman Sosyal Demokrat partisi Millet Vekili Rukan Aytaş ve Rehberlik edecek olan Belediyenin Bayan sekreteri Andrea Frohmader ile tanıştık, ayak üstü sohbette daldık.
Andrea Frohmader bizi Sanato ve belediye binasında dolaştırırken binanın mimarisi, iç mimari, duvarlardaki desen, heykel, resim ve fotoğraflar halı ve döşemedeki her şey hakkında tek tek bilgi verdi. Detaylarına kadar anlattı. Hangi yüz yıllarda, hangi mimari veya sanat alanına ait olduklarını geniş bir bilgi birikimi ile anlattı. Bir ara yan yana yürürken kendimi alamadan “siz Sanat tarihi mi, okudunuz, okuduysanız hangi kentte” diye sordum
Güldü. “Hayır ben sadece büro sekreterlik eğitimi aldım. Ancak sanat hakkında okumayı, bilgi edinmeyi seviyorum. Yıllardır bu binada çalışıyorum. Birlikte çalıştığımız sanat tarihçilerinden öğrendiklerim. Arkadaşlarım ‘sen bu alanda kendini iyi geliştirdin’ diyorlar. Belediye ve meclis başkanımız sık sık bu görevi bana veriyorlar. Bende severek bu işi kabulleniyorum” dedi. Sonra o da bana döndü.
“Sizin sorduğunuz sorularda bu alanda sizinde bir hayli bilgili olduğunuzu gösteriyor. Sanat tarihçisi misiniz?”
Gülme sırası bendeydi. Yok bir radyo yayınları yapan bir kültür derneğinde de Medya pedagogu olarak çaılıyorum, bende sizin gibi sanat tarihçilerini, sanat adamlarını dinleyerek ve onlarla yaptığım söyleşiler sayesinde biraz bilgi almaya çalıştım. Ancak sizin kadar böylesine detaylı bir şey anlatamam” dedim. Rukan hanım araya girdi, bende medya pedagoguyum. Nedense bu sanat tarihine hiç eğilmedim. Kaç yıldır bu binanın içinde çalışıyorum, inanın hiçbir tek şey hakkında bilgi sahibi olma aklımın köşesinden bile geçmedi.”
02Andrea Frohmader hanım durdu onun yüzüne baktı. Ardından “Sevgili Rukan bu göçmenlerin sorunları, kentin binlerce sorunları size uyku zamanı bırakıyor mu, nasıl gayretle çalışıyor ve ayakta kalıyorsunuz doğrusu hem şaşırıyorum, hem de size hayran kalıyorum” deyince. Rukan Aytaş hanım sadece ona sarıldı, tek kelime söylemedi.
Arkadaşların halen büyük çoğunluğu gelmemişti. Eyalet Hükümet başkanıyla buluşmamız içinde 45 dakika vardı. Rukan Hanım, “bu kentte ikici dünya savaşı sırasında sağlam kalan Bismark döneminde yapılan bir müzikli döner saatimiz var. O saatin dönüşünde bu kentin kuruluşundan emeği geçen bilim adamlarında portreleri var, oraya gidelim” dedi. Yağmurda serpiştirmeye başlamıştı. Biz giderken son grupta Duisburg ve Hollanda’dan gelen arkadaşlarımızla karşılaştık.
Oradan Meclis binasına dönerken Fevzi Karadeniz ben ve Rukan Aytaş hanım yan yana yürüdük Rukan Hanımın dayısını ve babasını Fevzi iyi tanıyormuş. Onlarla olan birkaç kısa anısını dile getirdi. O kendisinden birilerinin de bu davetliler arasında görmekten çok mutlu olduğunu birkaç kez tekrarladı.
Meclis binasının kapısında eyalet başkanı sayın Jens Böhrnsen bizi karşıladı. O önce Rukan Aytaş ile ardından sırayla hepimiz ile tek tek el sıkıştı. Oda Meclis binasının tüm salon ve odalarında bize rehberlik etti hepsi hakkında bilgi verdi. Sonra meclis salonuna geçtik.
Millet vekili koltuklarından oturduk. Masalarında meclis üyelerin adı ve mikrofon vardı. Ancak hepsi gürgen ağacından temiz güzel cilalıydı. Türkiye”dekiler gibi başka ülkelerden ısmarlanmış özel bir geyik derisi ile kaplı değillerdi.
Ben espriyle “bizi meclis sandalyelerine oturttuğunuza göre şu an Millet vekili olarak karar verebiliriz “ dedim. O hangi sandalyelerin hangi partilere ait olduğunu söyledikten sonra espriyle “şimdi neler söylemek istersiniz” dedi.
Ben oturduğum yerden ”Göçmenlerden bir Kültür Bakanı istiyoruz. Özelliklede bir Bayanın olması çok iyi olur. Bu nedenle bize gelecek seçimi kazanırsanız Rukan Aytaş Hanımı Kültür Bakanı yapacağınıza söz verin!” diye seslendim.
Güldü “ Önce seçimi kazanalım. Sonra seçilenlerimiz bakanlıklara aday olanları demokratik bir şekilde seçerler. O nedenle söz vermem mümkün değildir. Ancak Rukan aday olursa oyumu veririm” dedi. Rukan Hanım “benim öyle yükseklerden gözüm yok” dedi.

03Ardından Heykeltıraş Yıldırım Denizli’nin Güzel bir ağaçtan uyduğu Bremen Mızıkacılarının heykelini
Bremen Eyalet başkanı sayın Jens Böhrnsen’e Türkiyeli yazar ve sanatçılar adına verdi. Bremen Mızıkacılar heykelinin koro şefi yoktur. Yıldırım Denizli yaptığı heykele bir koro şefi ekleyerek Mızıkacıların öyküsünü de tamamlamış oldu. Gerçi Bremen Mızıkacıların doğasında özgürlük vardır, yönetici kabullenmezler. Mevlüt Asar’da sözcü olarak Avrupa Türkiyeli Yazarlar Çalışma Grubu’ hakkında Bremen Eyalet başkanı sayın Jens Böhrnsen’e bilgi verdi.
sayın Jens Böhrnsen konuşmasında “Özgür Bremen Eyaletimiz var olduğundan beri iki kez kısa süreli olarak Napolyon ve Hitler’in kısa işgaliyle özgürlüğünü yitirdi. Her zaman Avrupa”da Özgür Bremen özgürlük ve demokrasinin sembolü olarak varlığını sürdürmüştür. Eyaletimiz kısa bir süre öncesine kadar Almanya’nın zengin eyaletlerinden ve sanayi merkezlerinden biriydi. Ancak son 25 yıldır büyük firmaların başka ülkelere yatırım yaparak buradaki işletmeleri kapatması sonucu işsizlik ortaya çıktı. Eyalet borçlandı. Ancak yeni elektronik teknolojisini geliştirerek hem borçlanmaktan, hem de işsizlikten kurtulmak istiyoruz. Onun için mutlaka bu gelecek seçimde gene galip çıkmamız gerek” dedi.
Binanın yer katı salonunda SPD’nin kuruluşundan beri başarılı kadın üye ve yöneticilerin Fotoğraf sergisi vardı. Ben onları geçen yıl Münster’de Radyo Kaktus odalarında sergilediğimizi söyleyince. “Doğru güzel bir sergi olmuş, sizin yayınladığınız kısa Youtub Filmini de izledim. “Böylece bir eyaletin partisinin başka eyaletlerindeki çalışmaları da nasıl izlediğini de kavramış oldum.
Bir daha görüşmek üzere ayrıldık. Dışarıda hafif yağmur serpiştiriyordu. Ben Fevzi Karadeniz ile birlikte arabaya gidinceye kadar ıslandık. Kalacağımız yer bir Gençlik Kampı olan Jugendhof Steinkimmen Bremen”e 35 Km uzakta Ganderkasse adlı bir kasabada olan bir orman içindeydi. Biz rahat ulaştık. Bizde önce çıkanlar halen gelmemişlerdi. Ben bir kişilik oda aldım. Bize odalarımızı bir Kamp görevlisi gösterdi. Bavullarımızı bıraktık. Ardından görevli yemek hane ve seminer – toplantı binalarına götürdü.
Biz yemek hanede kalarak arkadaşlar gelinceye kadar birer tas kahve içtik. Üşümüştük de birazcıkta ısınmaya çalıştık. Arkadaşlar geldikten sonra hep birlikte yemek yedik. Peşinde toplantı salonunda buluşacaktık. Biraz edebiyat, biraz müzik eğlencesi , sohbet olacaktı. Odaya gidip çantamdan bir defter almak istedim. Odada çantayı kaldırıp masanın üstüne koyunca duvarların sivrisineklerle kaplandığını gördüm, şaşırdım kaldım. Bu soğuk günde bu kadar sivrisinek nasıl gelmiş, duvar ve tavanı kaplamıştı. Üzerinde düşününce anladım ki, temizlikçiler pencereleri açık bırakmışlar gündüz orman ve bataklıktaki bütün sivri sinekler oraya sığınmışlar. Hemen büroya gittim. Onlar hiç şaşırmadılar. Demek ki daha önceleri de benzeri durumlarla karşılaşmışlar. Bana Mevlüt Asar Hocanın kaldığı beyaz kemerli binadan bir oda verdiler. Özünde oda 4 kişilikti. Ancak ben gazaba uğradığım için o kocaman odada ben tek başına kalmamı sağlayarak bir nevi özür dilemiş oldular. Oradaki her binanın kemerinde bir renk vardı, beyaz, sarı, yeşil, kırmızı, mavi vs.
Cumartesi günü Bremen’e inmedik, çünkü bir gün önce çok yorulmuştuk. Ayrıca bütün gün yağmurlu geçti. Arkadaşlar Türkiyeli yazarlar Çalışma Gurubu’nun adı ve dernekleşme konusu üzerinde fikir jimnastiği yaptılar. Sonunda dernekleşmeye karar verildi. Fevzi Karadeniz “Başım Gözüm Üstüne ne denemelerden oluşan kitabının ikici baskısını imzalayıp verdi bana. Kemal Yalçın yeni çıkan üç ciltlik “SEYFO” kitabını imzalayarak bana verdi. Hızla bir içini karıştırdım. Geçmiş yüz yıllardan günümüze kadar Süryani vatandaşlarımızın çektiği acıları içeriyordu. İşte gerçek yazarı topluma kabul ettiren onun olumsuzluklara baş kaldırışı ve olabilecek olumsuzluklara işaret edebilmesidir. Kemal Yalçın beş yıldır üzerinde çalıştığı bu eserinde bugün de Süryanilerin başına gelecekleri haberliyordu. İki yüzden fazla Süryani çocuk ve kadının IŞID adı verilen bir terör örgütü tarafından birkaç hafta önce kaçırılmış olması kanıtlayıcı bir örnektir.
Akşam yemeğinde orada yemek salonunda bulunan bir Alman emekliler gurubuna ve bize birlikte Gani Cansever “odam kireç tutmuyor” türküsünü koru halinde söyletti. Oldukça dostça bir ortam yarattı. Yemekten sonra Gani Cansever’in oluşturduğu Bremen Dostlar Korusundan arkadaşlar geldiler. Onlar saz çaldı, arkadaşlarımız yeni şiirlerini okudular ve fıkralar anlattılar. Orada oldukça neşeli bir gece geçirdik. Değerli dostum Nihat Kemal Ateş “Brüksel’de Sevdiğim Sokaklar” adlı eserini uzattı bana. Açtım ilk sayfasına” Sevgili Molla Demirel’e her gurbet hasreti, her hasret de hüznü getirir beraberinde… Hüzünden uzak yarınlar özlemiyle… Dostlukla“ diye not düşmüştü. Kalktım kucakladım. Gece biri öbüründen daha anlamlı, daha güzel , gül kokulu olan bu kırk öyküyü okudum. Büyük bir haz aldım.
Pazar günü kalktığımızda güneş gök mavisinde pırıl pırıl parlıyordu. Kahvaltı salonuna Alman gurubu geldi. Onlarda koru halinde güzel bir parça sundular. Mevlüt Asar Hoca ayağa kalktı hepimizin adına onların jestine teşekkür etti.
Öğle yemeğinden sonra Bremen’de Rukan Aytaş hanımın desteğiyle Gani Cansever Bremen korusu 200 kişilik bir salonda “Şeyh Bedreddin Destanı” başlığı altında şiirli, müzikli güzel bir dinleti sundular. Konserin açılış konuşmasını Rukan Aytaş yaptı. Dil sürtüşmesiyle “Şeyh Sait” dedi. Salondakilerin büyük çoğunluğu güldü ve alkışladılar. Yanımda oturan Atilla Keskin sessizce “Bu alkışlar ve dil sürtüşmesi Şeyh Sait’in insanların beynine, yüreğine yerleştiğini gösteriyor. Bu Kürt hareketinin gücünü ve kitlelere mal olduğunu da kanıtlıyor” dedi.
Oraya eski bir dostumuz olan Prof. Tuncer Miski gelmişti. Kucaklaştık. Yanında Bayram Paşa Ceza Evinde ‘Hayata Dönüş Operasyon’da Ağabeyini ve altı dava arkadaşını yitiren kendisinin de atlan gaz bombalarıyla yüzü burnu yanan, derisi eriyen Hacer Arıkan hanım efendi vardı. Örnek bir kişiliğe sahip gururlu ve dinçti. Hal hatır sorduk. Konseri ara verdiği bölümde kitaplarımızı okuyucularımıza imzaladık. Hacer Arıkan Hanım bana “Hasretliğime, Duyumsuz kardeşliğime” adlı eserini verdi, bende ona “Yaprak, yaprak şiirler adlı eserimi imzalayıp verdim.
Bremen’de yıllardır görüşemediğim bir çok dostla karşılaştım, kucaklaştım, hasret giderdim, sevindim. Güzel anılarla eve döndüm.
26 Şubat 2015

Foto: Dilek Asar