ESSEN KİTAP FUARINDA SEVİNÇ VE ÜZÜNTÜ

Almanya’nın Essen Kentinde Fikret Güneş’in çabalarıyla örgütlenen bir edebiyatçı ve sanatçı grubu KİTAP FUARI’nı on yıldır başarıyla sürdürüyorlar. Bu yılın onur sanatçısı Tayfun Demir’di. O 12 Eylül Faşist darbesinin yurt dışına savurduğu aydınlardan biridir.

Almanya NRW Eyaletinin Ruhr bölgesinin sanayi merkezi olan Duisburg’da Kent Kütüphanesinde işe başladı.

İşe başlar başlamaz Avrupa da yaşayan ve Türkiye’de tanınmış yazarlarda ilişkiye geçti. Onları Almanya’ya davet ederek çalıştığı Duisburg Şehir Kütüphanesi’nde ve Türkiye’den buraya çalışmak için göçmüş olan işçilerin yoğun olduğu kentler deki sosyal sivil kurumlar vasıtasıyla okumalar düzenledi. Bu çalışma içinde ilişkiye geçtiği özellikle Almanya’da yakın ilişkide bulundukları yazın ve sanat adamlarının bir nevi biyografisini yazdı. Gözlemlerini Nasreddin Hoca’nın anlatım tadıyla makale ve öyküler halinde yazdı. Elbette ki bu kütüphanede bir karınca gibi sessiz sedasız çalışması bu kentin bürokratların da gözünden kaçmadı, onu taktirle izlediler. Çalışmalarının bütün NWR eyaletinde yaygınlaşması için desteklerini esirgemediler.

Çoktan hak ettiği ödülü alırken kendisini anlatan, çalışmalarının yüceliğine vurgu yapanlardan hep gözlerini kaçırdı. Ödülü alırken de utangaç mazlum bir çocuk gibi duruşu da kimsenin gözünden kaçmadı.

Ben onu izlerken “işte karıca gibi çalışmanın bedeli ve alçak gönüllülük budur” dedim ve kalktım fotoğrafını çektim.

Akşam yemeğinden sonra Sunay Akın’ın İstanbul’dan “Çocuk Oyuncak Müzesi”nden getirdiği ve sergilediği vitrindeki objeleri tek tek inceledim, fotoğrafladım.

Kitap fuarı ile kaldığım Münster kentindeki evimin mesafesi 101 kilometre. Eve döndüğümde saat  gece ikiye yaklaşmıştı. Karım ve oğlum halen beni bekliyorlardı. Sabahlayın kalktığımda kahvaltı zamanı çoktan geçmişti. Bir duş aldıktan sonra hemen çantamı aldım tekrar Kitap Fuarı’na gittim.

Beni Avrupa Türkiyeli Yazarlar Girişimi”nin sözcüsü Mevlüt Asar öğretmenimiz karşıladı. Kucaklaştık. Standa büyük emek vermiş. Tek başına Kemal Yalçın, Molla Demirel, İbrahim Göv, Atila Keskin, Cahide Özer, Hıdır Dulkadir, Zürbiye İvdik, Tahir Güngör,  Gani Cansever, Kazım Güzel ve Mevlüt Asar’ın kitaplarını raflara ve standa bir sanat adamın titizliğiyle yerleştirmişti. Yanlış hatırlamıyorsam 1980 öncesi Fakir Baykurt ile ceza evinde aynı koğuşu paylaşan Mevlüt Asar 1980 Askeri faşist darbeden sonra Almanya’da Fakir Baykurt hakka yürüyünceye kadar onun bütün çalışmalarına omuz verdi. Ondan sonrada Duisburg’da Fakir Baykurt Edebiyat kahvesini günümüze kadar ayakta tutu. Onunla kucaklaşmak duygusal anlamda aynı anda Fakir Baykurt ile de kucaklaşmak anlamını ve duygusunu veriyor.

Elbette bu  Kitap Fuarında onlarca arkadaş ve dostla da kucaklaştık, sohbet etik. Kitap imzaladık. Cumartesi yemekten sonra başka bir salonda Erdoğan Aydın’ın “Osmanlının Son Savaşı Birinci Dünya Savaşı” başlıklı bir sunumu vardı. Salon başta tıklım tıklımdı. Sunucu 1923 öncesini dünyadaki ekonomik ve politik gelişmeler ışığında anlaşılır, insanı sıkmayan, politik bir taraf gütmeyen bir anlayışla, bir dille anlattı. Ne Osmanlıyı, ne de, ittifak devletlerini yüceltmek veya yere vurmak amacını güttü. Farklı belgelerden, farklı çatışan, birinin öbürünü ret eden örnekler sunarak gerçek tarihe ışık tutmaya çalıştı. Onun konuşması sık sık alkışlandı ta ki “Bu gün Kobane’de yaşananlar da, o tarihlerde yaşananlar arasında benzerlikler var. Kobane  direnişi topraklarında yaşayan, Kürt, Türkmen, Arap, Ermeni, Ezidi, Fars vs. milliyetlerin farklı inançların ortak sosyal çıkarlarını ve eşitlik temeline dayanan bir sistem, bir devlet anlayışını içeriyor. Kobane Halkı’nın özgürlüğünü istemeyen Orta Doğu topraklarında ki petrol ve diğer yer altı kaynaklarını elde etmek isteyen güçler var. Bunlar İSİD için dünyanın hemen hemen her yerinden militan savaşçılar topluyor, örgütlüyor, silahlandırıyor. Bunları insan kasabı galine getiriyorlar.Kobane Halkı boyun eğmiyor, İŞİD’e karşı Orta Doğu halkların özgürlüğü için canlarını ortaya koyarak savaşıyorlar. Kobane Halkı’nın  bu haklı direnişi selamlıyoruz. Desteklemek gerek” içerikli görüşleri dile getirinceye kadar. İşte bundan sonra  alkışlamak  birkaç kişiye kaldı. Mırıldanmalar başladı. Koca salonda on kişi civarında ancak kitap alıp imzalattılar. Kısacası oraya gelenlerin büyük çoğunluğu Erdoğan Aydın’dan Osmanlıyı ve AKP iktidarını yüceltecek, bir kesimde Türkün Birici Dünya Paylaşım Savaşı’nda kahramanlığını, şahlanışını vurgulayacak açıklamalar bekliyorlarmış.

Belliydi ki Erdoğan Aydın bu tür davranışları sık sık yaşamış. O bir aydın olarak tarihin gerçek ve gerçek olmayan yüzüne ayna tutmak için sunumunu yapıyordu. Rahattı içi. Dilendirdikleri gerçek tarafsız kaynaklara dayanıyordu.

Erdoğan Aydın ile ayak üstü dışarıda güzel bir havanın varlığı üzerinde sohbet ettik. Ben ondan Ermeni katliamın gölgesinde kalan, unutulan, Kürecik İsyanı konusunu da araştırmaları arasına almasını rica ettim.

O gözüme baktı ‘O kadar çok konu varki hangisine, nerede başlanması gerekir, doğrusu bazen ben de bilmiyorum veya, işin altından kalkamıyorum” dedi.

Ayrılırken haberleşmek için E-Posta adresini aldım. Bir kahve içiminden sonra Cezmi Ersöz ile Atila Keskin bir söyleşi yaptı. Önce dostluklarının nasıl Köln’de başladığını anlattılar. Daha sonra Cezmi Ersöz, kendisini eserlerini anlatmayı pek sevmediği  her halinde anlaşılıyordu. Gezi parkında Türkiye’de yaşayan onlarca milliyet ve farklı inançlardan insanın birleştiklerini anlattı. “Ben ilk kez Gazi Parkın’da, Sünni, Alevi, Ezidi, Hıristiyan, kısacası inançlı inançsız insanın kardeşçe demokrasi için, kırmadan dökmeden birleştiklerini, yer yüzü sofrasına kardeşçe oturarak bölüştüklerini görünce demokrasinin, bölünmez sevgi dolu bir Türkiye’nin her alanda gelişe bileceğini gördüm, inandım. Bu inançlı, inançsız, bu Müslüman veya gayri Müslüman, sosyalist veya, liberal, demokrat veya hiçbir siyasi düşüncesi olmayan insanların bir arada oluşuna, hükümet ve güçleri neden saldırdığını anlayamadım. Aklı başında hiç bir insanda anlamıyor. Hükümetin veya perde arkasında bilinen veya bilinmeyen güçlerin saldırısının Türkiye’ye büyük zarar verdiğini, eline bir taş bile almamış 8 gencin yaşamını yitirmesi daha doğrusu devlet güçlerince katl edilmesinin artık bu iktidarla özünde geniş halk kesimleri arasında derin bir kin ve nefret yarattı.“ Bu alanda örnekler vererek görüşlerini derinleştirerek anlatı. Anlatımlarında salondakiler kimi zaman duygulandı, gözleri buharlandı. Kimi zaman direnen ama kesinlikle zora, teröre baş vurmayan katılımcıları Cezmi Ersöz’ün kişiliğinde alkışlandı.

 

Akşam yemeğinden sonra Nevzat Çelik ve Gonca Özmen ile şiir dinletisi ve söyleşi başladı.

Gonca Özmen çok genç olmasına rağmen dünyadaki ve ülkedeki şiirin edebiyattaki yeri ve gelişmeleri konuşunda verdiği yanıtlarla oldukça birikimli ve yetenekli olduğu anlaşılıyordu.

Gonca Özmen’de 02 Kasım gününün KOBANE direnişçilerine adandığını, onlara buradan selamlarını ve şiirlerinden bir demet yolladığını söyledi. Ancak  salonda cılız bir alkış sessi yuükseldi. İçimden kalkıp sessimin tüm gücüyle bağırmak “Bu mu demokratlığınız? Burada bizimle hiç bir, toprak, kan, gelenek görenek bağı olmayan Almanlar kadarda mı olamayacaksınız? Öldü mü, köreldi mi duygularınız?” diyecek oldum. Zorla bastırdım düşüncelerimi.

Başladı zonklamaya başım. Gonca Özmen’in güzel sesiyle okuduğu şiir rahatlattı beni.

Günler süpürüyor ağıtları adlı şiirinde bu dizeler gönümüzde yaşanan olaylara da  sanırım ayna tutuyor:

 

“Günler süpürüyor ağıtları

Kara bir asker botunun altında

çiğnenmiş papatya artığı

 

İyi ki gökyüzüne basamıyor ayaklarımız”

 

Günümüzde Orta Doğu toprakları bir kaosu yaşıyor, kavga,  bombalanan kentlerde, ormanlarda, köylerde  bombaların ateşi ve ona karışan çocuk, ve annelerin son çığlıkları yükseliyor.

Bu topraklarımızı zalimler savaşla kuşatmış. Bombaların düştüğü yerde yükselen toz, duman içinde gençlerin, kızların dili oluyor sanki bu dizelerle:

 

“Çamurdan oyuncaklarda dağıldı çocukluğum

Başağın su sıkıntısında

Hep ağrıdı yüzüme kazınan bozkır

Ellerimde buhran, sesimde tenha

 

Kimse işitmedi çan çiçeğini

Topraktaki yangını bilmedi tohum.”

Gonca Özmen’in sesini şiirini dinleyince gerçekten kıvrak bir nehirde akan sel gibi insan sürükleniyor oradan oraya. İnsan kininin yerini merhamet alıyor. Ancak yaşanan gerçeklikten kopmadan.

 

Merhameti ben bir sudan öğrendim

İçine elimi koydum, akana

Elimi ben nelere, kimlere

 

Toplama beni

Ben dökülmeyi sevdim

 

Bana baktı hep dünyada olup bitenler

Olup bitenler işte olup bitmezler

 

Geri vermez ölüyü sular

Yataksız onlar, uyurlar

 

Her şey olacağı gibi olsun

Ama olsun

 

Bahçemle barışayım

Üç kolu kesik tarihle

 

Gonca Özmen o müzikal sesiyle okuduğu şiirlerle salonda oldukça rahatlayıcı bir atmosfer yarattı.

Onun peşinde sunucu Ulrich Noller mikrofonu Nevzat Çelik’e uzatarak onun daha lise öğrencisiyken idamla yargılamasında yaşadığı soruları sordu. O yargılamanın bu şiirlere ne kadar kaynaklık ettiğini sordu.

Nevzat çelik Ceza Evi’nin kendisi için bir nevi bir edebiyat okulu olduğunu. Tutuklanma öncesi olan şiire sempatisinin burada geliştirerek yazma ortamı yarattığını birkaç cümleyle özetledi. Şiir sanatının toplumun yaşadığı sistemin işleyişi üzerinde düşünmeye sevk etmesi, hizmet etmesi bakımında oldukça önemli bir işlev göreceğini vurguladı. Sosyalist bir şair olduğu için tüm şiirlerindeki vurgunun toplumsal gerçekçiliği temel aldığını esprili bir dille anlattı.

Nevzat çeklik ayağa kalktı şu dizelerle başladı:

 

Beni burada arama

Arama anne kapıda adımı sorma

Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne ağlama.

Giderken darağacına geride masa üstünde boynu bükük

Kaldı kağıt kalem. bağışla beni güzel annem

 

Salonda bulunanların hemen hemen hepsi Ahmet Kaya’nın o Ceza Evi’ndeyken bestelediği bu dizeleri türkü halinde bir ağızda söylemeye başladılar:

 

Kaç zamandır yüzüm tıraşlı

Gözlerim şafak bekledim

Uzarken ellerim kulağım kirişte

Ölümü özledim anne

Yaşamak isterken delice

 

Nevzat Çelik yüreğiyle hep haklı direnişlerin yanında olduğunu ve Kobane direnişçilerini selamladığını neden söyledi? Onun bu dizeleri sanırım sorumuza verilen en güzel bir yanıttır:

 

baban hapiste seven

ranzası ranzama bakıyor

öfkesi öfkeme

seni anneni ve ülkemizi düşünüyor

kükrüyor yaralı bir aslan gibi

seni anneni ve ülkemizi düşünürken

baban çıkacak hapisten

uçacaksın gümüş bir kuş gibi

kanatları kurşundan kurtulmuş gibi

…….

belki herkesin babası çıkamayacak hapisten

ve belki onlar uçamayacak gümüş bir kuş gibi sevinçten

bir zaman daha belki

yaylım ateşlere düşecek

en çocukça düşlerinin yolu

belki bir zaman daha

gözlerini ısıra ısıra

ıpıslak bir bulut gibi

yürüyecekler duvarlar boyu

ve fakat

şundan emin ol ki güzelim çocuk

kollarının ucunda sıkışan

dehşetli masum o iki yumruk

alâmetidir

kopacak

kıyametin

 

Nevzat Çelik çocukların perişan edilmesine gönlünün razı olmadığını vurguluyor bir dizeler.

İşte bunun için sömürüye, baskıya, savaşa karşı çıkıyor. Oldukça uzun olan ve bir çok müzisyenin yeniden, yeniden bestelediği Müebbet Türküsü adlı uzun şiirini okudu.

 

önce kol sonra sürgü sonra anahtar açılır kapı

itilirim sırtımdan ben ebedi kiracı kesilmiş hükmüm

önce sürgü sonra kol sonra anahtar kapanır kapı

bir ömür boyu diri diri içmek için gövdemi

 

Ama bu dizeler umutsuzluğu değil, geleceğe hazırlanmanın, aydınlığa açılacak yeni kapının habercisi oluyor. Bu dizelerle devam ediyor:

 

ne müthiş bir duygu içerde umudu kıyasıya yaşamak

çürütülmek ve öldürülmek olasılığı ağır basarken

mutlu şarkıları ve zafer tarakalarını beklemek

evet canım gün gelecek nasıl atılmışsam içeri

öyle diri ve genç aşacağım yıkılan ilk duvarı

oğlu kızı yitik bütün kadınları anam bileceğim

sen diye öpeceğim ağzından karşıma çıkan ilk kızı.

 

Söyleşi ve okuma sonladıktan sonra insanlar kitaplar alıp imzaladılar. Doğrusu ben uzun kuyruk bekliyordum. Nevzat Çelik ve Gonca Özmen’de savaşa, tutucu İslam inancı adına barbarlığı sürdürenlere karşı olmanın cezasını burada da bir nevi çekiyorlardı.

Orada kitap almayanlar ertesi gün Bülent Gardiyenoğlu imzaladığı KADIN OLMAYI HATIRLAMAK adlı Kitap için sıraya girdiler. Salonda kahve içerken kitap alan en az on kişiyle sohbet ettim. Hiç biri ne kitabın içeriği, ne de yazarını tanıyordu. Sadece Cami ve Camiye bağlı Dernek ve bakkaliyelerde ellerine kitabın reklamı tutuşturulmuş ve adı ilginç olduğunu söylediler. Biz  ATYG standında yanımıza gelenlerle sohbet etmeyi ve ne tür kitaplar okuduklarını öğrenmeye çalışıyorduk. Ben kitaplarımı KOBANE Direnişi’nde yaralanan, öksüz kalan çocuklara bağışladığımı belirten bir Şilt koydum. Onu görenler hızla uzaklaştılar. Arkadaşım  öğretmen Yazar Kemal yalçın ”Molla Kardeşim sen bu şilti buraya koydun, gören kaçıyor. Bizimde kitaplarımızın bakılmasına, satılmasına darbe indiriyorsun” diye şaka yaptı. Kemal Yalçın özünde şaka ile bir gerçeği vurguladı. Kimse alınmasın, bu Kobane Direnişi’ni desteklemesinden rahatsız olanlar sadece birkaç tane aşırı savaş yanlısı, İslamcı değiller. Bunlar Almanya’da yaşayan Türkiyeli, devrimci, sosyalist, demokrat, liberal olarak kendisini tanımlayan insanlarımız.

 

Akşam yemeğinden sonra Sunay Akın ATYG standına geldi. Emekli öğretmen Meryem Bulut 40 yıl önce Almanya’ya geldiğinde çocuklara Türkçe dersi öğretebilmek için kendisi Keloğlan, Nasreddin Hoca, Hacivat ve Karagöz figürlerini bir heykeltıraş ustalığında yapmış. Onları Sunay Akın’a İkram edecek. Sunay Akın aldı, özellikle Nasreddin Hoca objesini çok sevdi. Onun peşine düşen bir hayli genç aldıkları kitapları imzalattılar. Sonra kalktı elini omzuma koydu. „Abim, gidelim, benim söyleşi saatim geldi, geç kaldık. Ayıp olacak” dedi.

Salona vardığımızda gerçekten tıklım tıklımdı. Bana orada sergilediği çocuk oyuncaklarının Bizim Münster’de gerçekleştirmeye çalıştığımız Müze çalışmamızda sergileyebilmemiz için şu an o objeleri korumakla sorumlu İbrahim beyi tanıştırdı.

Sunay Akın sunumunda Osmanlı ve Cumhuriyet öncesinden seçtiği bilim adamlarından fotoğraflar ve alıntıları BİMA ile duvara yansıttı.

 

Sahnede şiir okumadı, Orhan veli öncesi ve sonrasından bu güne kadar gelişen sanat alanlarındaki gelişmeleri ve politikacıların bakışını esprilerle bir tiyatro sahnesinde sahnelenen bir oyun gösterisi gibi sundu. Yer yer insanlar düşündü. Yer yer kızıp o siyasi hakim güçlere küfür edecek duruma geldiler. Ancak genellikle bol bol insanlar güldü. Yanımda oturan orta yaşlı bir hanım efendi „bu biraz daha uzarsa vallahi kendimi tutamayacağım, altıma kaçıracağım gülmekten” dedi.

Sunay Akın özünde Nevzat Çelik, Gonca Özmen ve Erdoğan Aydın’dan daha sert eleştiriler yönetti mevcut sisteme. Ancak Sunay Akın’ın o sürekli güler yüzü, esprileri, aynı şekilde çeviri yapan Recai Halaç’ında gerçekten başarılı çevirisi ve sahnede bir Tiyatro oyuncusuna taş çıkartacak hareketleri, oyun oynuyormuş gibi davranışları insanı rahatlatıyordu. Bunun için şimşekleri üstüne çekmedi. Ondan önceki sunucuların anlattıkları, okudukları şiirlerin peşinde Sunay Akın’ın BIMA gösterisiyle güzel anlatımı insanlara demokrat olmalarını hatırlatmıştı sanki.

 

Ertesi gün önce dişçiye ardından işe gittim. Münster Üniversitesi’nin Kültür Cemiyeti’ne davet edilen Küçük İskender ile söyleşi başlamıştı.

Almanca emekli öğretmen Herman Wolmann Küçük İskender’i sorularla sıkıştırmaya çalıştı. Ancak küçük İskender çok birikimli olduğunu sadece Türkiye ve dünya edebiyatını iyi tanıdığını verdiği örneklemelerle ortaya koymakla da kalmadı. Politik olarak da çok diplomatik yanıtlar verdi. Ancak Orhan Pamuk hakkında gelen olumsuz bir soruya dayanamadı. Onun söylediklerinin özü şöyleydi: “Avrupa ve Amerika sadece dünyayı değil  yazarları, şairleri de  istedikleri gibi yöneteceklerini sanıyor. Tabi onların uzantısı olan ülkemizdeki egemenler de aynı çaba içindeler. Ancak şairler, yazarlar öyle siyaset aktörlerin verdikleri ve verecekleri  emirle  çalışmazlar,  eser üretmezler. Orhan Pamuk ülkemizin yetiştirdiği iyi bir edebiyatçıdır. O elinde bulunan bilgilere dayanır, öyle yazar. Ancak yazarken ille de birini, kırmak veya birinden yararlanmak için yazacağını sanmıyorum, tanıdığım kadarıyla yapmazda. Orhan Pamuk dili çok iyi kullanan kendisine has bir yazın tarz olan bir yazardır. Okuyucu o eserde kendi siyasi görüşünü arama yerine yazar ne vermek istediği üzerinde düşünmelidir. Orhan pamuk birilerinin, beli bir kesimin beklentilerine yanıt vermek için yazmıyor. Kendisi ne, görüyor, ne, düşünüyor, ne vermek istiyorsa onu yazıyor. Gerçekçi, toplumcuya yakışır, yazarı yazar edecek bir davranıştır onun tavrı.

‘Benim babam toplumcu gerçekçiliği savunurdu.Çağdaş bilime tutkundu. gericiliğe, faşist anlayışa yanında asla yer vermezdi. Ben onun vasıtasıyla bu güzel toplumcu gerçekçiliği savunan hemen hemen tüm sanat adamlarını tanıdım. Ancak ben kelimeleri biraz daha dikkatli seçiyorum. Bende şiir dili daha yumuşaktır. Çalışmalarım dil bakımında ille de bir yere koymak gerekiyorsa Toplumsal gerçekçiliği canları bahasına savunanlar ile onun tamamen karşıtı olan inanç ve egemen iktidarlara daha yakın duranların orta yerindedir diye bilirim. Ben çocukluğumdan beri edebiyatla, hatta tüm sanat dallarıyla iç içe büyüdüm. Lise sıralarında genç toplumcu gerçekçiliği savunan yani toplumsal gerçekçiliği, sosyalizmi savunan şiirler yazdım ve yayınladım.

O içinde büyüdüğüm kültür birikimim zamanla olgunlaştı. Bu gün sanırım toplumun her kesimi içinde şiirlerim okunma olanağı buluyor.”

Küçük İskender’in bu tutarlı duruşun yürekten alkışladım. Ben son üç gündür açtığım, adını verdiğim sanatçıların sesini kayıt etmeye çalıştım. Elimdeki elektronik cihaz hep ses alma kanalları hareket halindeydi. Fırsat bulup, veya streste bir saniye bile almaya çalıştığım kayıtları kontrol etmedim. Çünkü cihazıma güveniyordum. İşte güvendiğim dağlara kar yağdı.

Benim Cihaz  Erdoğan Aydının açılış konuşmasında 30 saniye aldıktan sonra hiçbir kayıt yapmamış.

Bu durumda üzüntüde yıkıldım. Sadece fotoğrafları bende kaldı. Hepsine söz vermiştim yollamak için. Şimdi özür diliyorum, ses kayıtları yok. Ancak fotoğraflar elbet hepsine ulaştıracağım.

 

Kitap Fuarı Ruhr”da gerçekten milliyetçilik ve dini inançların etkisinden kurtulmuş, bilimin ışığında Enternasyonalizmi- sosyalizmi, insan haklarını ve çevreyi savunanlar Irak ve Suriye’de özellikle Kürt halkı üzerinden estirilen terörizm, katliama karşı tüm Orta Doğu halkının onuru olan Kobane direnişi günündeki tavırları, vurdum duymazlıkları büyük bir acı ve üzüntü verdi. Ancak yukarıda adını verdiğim Edebiyat adamların tutarlı duruşu da sevindiriciydi, Türkiye’de halen kardeşçe bir arada yaşayabilme ve birlikte yaratabilme umudunu verdiler.

 

Kitap Fuarın yedinci gününde  Yazar Şair Kahraman Tazeoğlu okuyucularına kitaplarını imzaladı. Aşk Kitaplarını imzalatmak isteyen genç Türbanlı  kız ve kadınlardan uzun bir kuyruk oluştu. Fotoğrafladım. Bu Fuardaki gözlemlerim cami çevrelerindeki genç kız ve kadınlar toplumcu ve çağdaş yaşamayı hedefleyen çevrelerinden daha çok kitap okuyor. Ancak Kadınları konu alan kitapları okuyorlar.

 

Anmadan geçmek olmaz bu günlerde sevgili Kemal Yalçın ile uzun zamandır bu kadar rahat sohbet etme olanağı bulamamıştım. Onun anlatımlarından tanıdığı yüzlerce insana beni de tanıtmış olması bana onur verdi.

Anadolu Yayınların sahibi Tolga Çelik çocuklar için hazırlanmış bir Nasreddin Hoca  Filmi- DVD olarak ve  Emekli Öğretmen Meryem Bulut Hanım kendi elleriyle yaptığı Nasreddin Hoca ve eşeğini Münster’de gerçekleştirmeye çalıştığımız Çocuk Oyuncakları Müzesine bağışlamak için bana verdiler. Ayrıca şiirlerimi kitap standına gelen ziyaretçilere Cahide Özer okudu sevindirdi beni. Kendisiyle de bir çok konuda sohbet etme olanağı buldum. Değerli dostum Hıdır Dulkadir’de kader arkadaşı olan oğlum Hamza için son kitabı olan KUTSAL MEKANLAR VE EFSANELERİMİZ imzaladı, verdi. Hepsine buradan candan teşekkür ediyorum.

 

O4 Kasım 2014