Helallik verdi kavim kardaş

İbrahim Karaaslan’ın Ardından

 
HelallikBundan önce bir kaç yakınımı  ve dostumu yitirdiğimizde ‘Gurbette ölüm zordur” demiştim.

Bu  sonsuzluğa giden ayrılık, ölüm içinde doğduğun büyüdüğün ülkede olmuyorsa ve gurbette gerçekleşiyorsa bunu anlatmak için sözcükte bulmak zorunda zoru oluyor.

Malatya-Akçadağ-Kürecik Aşireti gerçekten 39 köyden oluşur, ancak günümüzün  gençleri şimdi ki Kürecik Nahiyasine bağlı Kalan 18 köyle sınırlı olduğunu sanırlar. Nahiyeye  kaç köyün bağlı kalması önemli değil o Akçadağın en büyük aşireti olarak varlığını halen çeşitli akrabalık bağlarıyla sürdürmektedir. Bu aşiretin büyük bir kısmı 1961 yılında Avrupa Ülkeleriyle  İş Göçü Anlaşması imzalanınca  bu ülkelere  işçi olarak göçtü.

Bu ülkelerde de en iyi bir biçimde bağlarını ve dayanışmalarını sürdüren örgütlü bir toplum durumundalar. Bu gerçekliliği 1963 yılında Almanya’ya  işçi olarak gelen İbrahim Karaaslanın Gelsenkirche Kentinde ki Cenaze merasimine  Avrupa ülkelerinin her yanından gelen büyük bir insan kitlesi bir kez daha kanıtladı.

İbrahim Karaaslan Kürecik – Kepez Köyü’nde dünyayaya göçzlerini açtı. Ailenin tek çocuğuydu. Almanya’ya gelinceye kadar Anesinin adıyla ‘ İrbahmi Eşike olarak tanınan ve çok sevilen bir gençti. Türkiye’de çeşitli işlerde çalıştıktan sonra 1963 yılında Almanya’ya geldi, beş yıl München’de bir fabrikada çalıştı. Sonra Duisburg Thysen (Demir Döküm) Fabrikasına geçti. Önce çocukluk arkadaşı ve dayısının oğlu olan İbrahim Başyurt’u yanına aldı. Eşlerini Türkiye’den getirdiler. Sonra iş yerinin açtığı kurslara iki İbrahim birlikte katıldı ve Makina tamircisi oldular. Ardından yüzlerce Kürecik Aşiretinden insanın Thysen’de ve Duisburg’da iş bulmalarına, yerleşmelerine yardımcı oldular.

Burada asıl konumuz elbette İrbahmi Eşike yani İbrahim Karaaslan. Onun üç kızı ve iki oğlu da Almanya’da doğdu. Burada büyüyerek meslek sahibi ve iş sahibi oldular. Annesi babamın yeğeni olan İrbahimi Eşike kibarlığyla, yardım severliğiyle çevresinde hep sevilen oldu. Çocuklarının başarısı sevindirdi. Ama tek çocuk olmanın verdiği psikolojik nedeniyle hep çocukları üzerinde aşırı titredi. Onları gözünden daha çok korudu. Doğduğu toprakları da çok seviyordu. Köyünde ev yaptırdı. Bu evi Aşiretin çocuklar okusun diye Ortaokul açılıncaya kadar eğitim müdürlüğüne verdi ve kendisi yerleşmedi. Hiç bir bedel beklemedi. Her gidişinde  maddi durumu iyi olmayan çocuklar için bavul bavul okul malzemesi götürdü ve onları öğretmenlerin eliyle  çocuklara dağıttı. Çocuklar ve ailelerinin eziklik duymaması için özen gösterdi. Dilinde şu dizeleri düşürmezdi:

Alı turnam bizim ele varırsan / Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle /

eğer bizi sual eden olursa / boynu bökük, benzi soluk yar söyle…”

Bu türküyü üç yıl önce yitirdiği eşi  Gülüstan Hanım’ın mezarına sık sık giderek daha sesli mırıldanmaya başlamıştı.

Helallik02

Bir kaç hafta önce yeğenlerimden Şerafettin Başyurt aramıştı İbrahim Karaaslan’ın evinde beni. İ. Karaaslanla sohbet etik. Hal hatır sorduğumda “Ben çocuklarım, torunlarım hepimiz birlikte Türkiye’ye gidecegiz. Sende çocuğu al, gel. Bir kaç gün birlikte olalım.  Ne olur, ne olmaz’ dedi.

“Abim, sesin de bir değişiklik var, rahatsız mısın”  soruma aynen şu çümlelerle yanıt vermişti.

“Ben iyiyim. Ancak benim kızım Nilgün boğazında gene rahatsız. Guatır var.  Göz ve kulaklarına vurmuş. Bizim doktor Hacı Karaaslan (Damadı, büyük kızı Hatice’nin eşi) kaç yıldır ilgileniyor, Doktor arkadaşları da. Bu günler gene gözlerine kan bürümüş. Benden gizlemeye çalışıyorlar. Anesi öldükten sonra bende kıza yük oldum. Her gün  evimi topluyor, elbiselerimi yıkayıp, ötülüyor. Kendisinin işi kendisine yetmezmış sanki. Bu durum beni çok üzüyor.”

Ben onu teselli etmey çalıştım,  bir telefonla konuşmada bir insan ne kadar teseli edilirki.

Sonra Şerafettin Başyurt’la  tekrar konuştuğumuzda “Dayı İbrahim Karaaslan’ın kendisi hasta. O hastalığını saklamak için kızı Nilgünü’nün hastalığını sana anlattı. Nilgün’ün hastalığı bildiğim kadarıyla tedavisi olumlu sonuçlar verdi” diye açıklama yaptı. Ben gülümsedim. Bilirim insanımızı. Bilirim insanımızı düşkündür çocuklarına. Çocuklarını düşünmeye başlayınca unuturlar kendilerini. Bu sık rastladığım bir psikolojik durum” diye yanıtladım sevgili Şeraffettini…

Ardından evelki yıl Şide Üniversitesi’nde sevgili Prof. Gönül Pulter Hocamızın grişimi ile düzenlenen “Kültür – Sanat, iç ve Dış Göç Sempozyumu’nda  bir konuşma yapan değerli hocamız  Prof. Kemal Karpat”ın Göçmenlerle ilgili söylediklerini anımsadım.
Helallik03Onun sadece şu cümlesi üzerinde yüzlerce sayfa kitap yazılabilir:

“Göçün ve göçmenliğin insan ruhunda, insan kişiliğinde yarattığı tahribatı, parçalanmışlığı anlatmaya hiç bir sözcüğün ve hiç bir dahinin anlatımlarının gücü yetmez. Ben bunları sadece bir bilim adamı olarak değil, göçmenliği yaşamış bir göçmen çocuğu olarak söylüyorum…” 

 

Evet bu cümlelerin ardından insanlığın göç süresinde yaşanan ve yaşanabilecek dramları tanınmış birikimli bir bilim adamın söyleyeceklerini tahmin edebilirsiniz. Beni anlılar bir yaprak gibi önüne katı sürükledi oradan oraya.
Bence de nasıl Kendi çocuklarını yememiş bir devrim yoksa,  mutlulukla sonuçlanmış bir göçte yoktur.  Devrimin „en hayırlı evlatları“ sayılmamış mıdır  sonra devrimin yiyip bitirdiği  çocuklar? Ölen her göçmende  gelecek nesillerin not defterlerine birer simge olarak adlarını geçirirler herhalde.
Göçmenlik süresinde hiç planlamadığımız aralıklarına denk gelir hayatlarımız. Göç Süresince yaşanan siyasal, düşünsel ikliminin elverdiği koşullarda yaşar, üretir, söyler, yazar ve ölürüz. Bunu da tam bilmeden yaparız üstelik, hiç bir zaman  planına da bağlı kalınmadan ve sonucun nereye varacağıda tahmin edilmeden akar yaşam. Zamanın ruhunun çok karmaşık olduğunu bilmeden, bu karmaşaklığın bizlere ne getirisi ve götürüsü oldfuğu üzerinde düşünmeden koşuştururuz… Gece vardiyesi gündüz vardiyesi demezsin, işin kolayı, sağlıklısı, sağlıksızı üzerindede fazla durulmaz düşünülmez. Nerede iki kuruş fazla saat ücreti veriyorlarsa orada çalışmayı yeğler göçmen işçi. Gelip yerleştiği ülkede mal mülk almışta olsa her zaman doğduğu topraklara dönüş hayali vardır.  Göçmen insanın duyguları fırtınanın daldan kopardığı bir yaprak gibi sürüklenir ordan oraya, dur durak bilmez..
İşte bu yüzden, özellikle bazılarımız, yaşam boyunca göçmenlik sürecinde insanlık için neyi gerektirdiğini, ne düşünmeleri, ne üretmeleri gerektiğini tam hesaplayamayız. Belkide şartlar buna izin vermez. Bu durumda bazan en yakınlarını en sevdiklerini ihmal edersin. Ha bu gün, ha yarın derken birde bakarsınki o beklemeyen büyük fırtına gelimiş koca ağacı sökmüş, almış gidiyor bahçende, kapında. Koca bir acı iner yüreğine. İşte o an şöyle dizeler ister istemez dökülür dudaklarından,  onları yıkar göz yaşların.

 

Y A K I N L A R I M I Z

 

Bir bir gidiyor yakınlarımız / „Hoşça kalın / Gene görüşmek üzere“ demeden /

Tek söz söylemeden gidiyorlar / Son bir kez sevgiyle / Çevrelerine bakarak gidiyorlar /

 

Belki biz hiç beklemiyoruz / Öyle korkunç bir saatin çalışını / Belki karşımızda o saat /

Adım adım hazırlanıyor zilini çalmaya / Ayırdında değiliz o akışın /

 
Helallik04Beklenmedik o anın sesiyle / Fırtına kopuyor yüreklerimizde / Koşuyoruz gidenin peşinde/

Yüklenmiş göç durmaz / Çırpınışlar gecikmiş bir çaba /

Çığlıklarımız yetmiyor / Gidenleri durdurmaya /

Sessiz sütunlar gibi /

Bu son yolculukta yakınlarımız / İçimize akıttığımız göz yaşlarıyla / Bırakıyorlar bizi öyle /

 

Önüne geçilemez bu acının / Bir bir gidiyor yakınlarımız

 

Gidenin ardından göz yaşlarını silerken şöyle bir bakarsın çevrende o an çok insan görürsün ama bazı yakınlarını o an bulamasın. Onların  daha önce o koca fırtınanın alıp gittiğini anımsarsın. O koca kalabalığın içinde kendini yapa yalnız his edersin.

Bir bakınca göçmenlik tarihine, hatta geleceğe şöyle bir bakınca… Sürekli gelişen teknolojide, bilime açılan kapılarda göçlerin büyük rölü olmuştur. Ama bunlardan tarih özellikle  eğemen güçlerin belirlediği tarih hiç söz etmek istemeyecektir.  Amerika Birleşik Devletleri’ne büyük göçler olmasaydı acaba var olabilir miydi ve  üstelik kaç yüz yıldır dünyanın süper güce olarak kalabilir miydi ? Uzaklara gitmeye ne gerek, II. Dünya savaşından sonra Almanya böyle  Avrupa Birliği’nin motur gücü haline gelip dünyada bir süper güç olarak varlığını ortaya koyabilir miydi eğer göçmen işçiler gelmeseydi bu ülkeye?

Ah göçmenlik bu sömürü, bu savaşlar, bu felaketler olmasa bunca adam, bunca kadın, bunca aile  doğduğu topraklardan, ana dillerinden, yakın akrabalarından ve doğdukları topraklardan  hiç koparlar mıydı? Elbette bunların hiç biri olmazdı. Çünkü doğarken eşitsiz bir ortamda doğmuş insanlar  bu eşitsizlikten kurtulmak için göçerler.

Ancak o kötü şans denilen şeytan göçmenlerden büyük çoğunluğun yakasını bırakmaz.
Helallik05Dünyada bilim ve teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin onların yakasına yapışan eşitsizliğin temsilcisi şeytan onları hep mutsuzluğun, zorlukların, hastalıkların, kederin olduğu alanlara çeker. Engeller dünyada yaşamın ve yaşanan zamanın tadını almayı.

Göçmenlerin büyük çoğunluğu önlerine açılan ışıklı yola bile tereddütle, korkuyla adım atarlar. Bu ışığın kendileri boğacak bir karanlığa çekeceklerinden korkarlar

Tek umut veren başarılı olan hayırlı evlatlarıdır göçmenin. Bu göçteki mutsuzluğun sebebini bilmeyenler. Bu sömürü temeline dayanan ülkelerin sistemi  üzerinde fazla düşünmezler. Bilmezler yakınlarından, sağlıklarından uzaklaştıklarını. Bu  numaracı, iki yüzlü sömürücü sistemin güçleri göçmen işçiyi  her dem uyumlu çocukları haline getirmeye çalışır. Uzaklaştırır benliğinden ve akrabalarından. Göçmen insan da varlığını ispatlamak için hep küçük hesaplar peşinde olur. Çocuklarının başarısızlığının nedenlerini  önlerinde ki engelleri göremez. Hep çelişir onlarla. Çocuklar da ancak  yakını öldükten sonra anlayabilir.Onun korkularını, farklı  ama haklı isteklerini, beklentilerini ve düşüncesini. O isyan ettikleri ve uyuşmadıkları birinci kuşağı çok sevdiklerini, onların  nakış işler gibi yüreklerine sevgi işlediğini anlarlar.  …

Helallik06Ama ibrahim Karaaslan çok farklıydı. Cenaze törenine baktığımda onunla son yolculukta vedalaşmak için gelmiş olanların % 80 nin yaş ortalaması 30 civarındaydı. O hep yaşlı ve genç, çocuk demedi, hep  gelecekte mutluluk verecek yolla sesiz sedasız ışık tutmaya çalıştı. Onun bu insani durumunu her kuşaktan insan sevdi, saygı gösterdi.  Ayrıca ilk kuşakta son baharın dalda son kalan yaprakları gibi yavaş yavaş  tükeniyor. O yüzden yazıyorum bunları. Çünkü göçün anlatılması zor olan bir kan ve ruh muamması. Ne çok kendini seven çocuğu öğüttü. 76 yaşında usul usul gizli bir kanserle Haka yürüyen İbrahim Karaaslan’da bunlardan biri.  Akçadağ Kürecik Aşireti’nin en kıymetlilerden biriydi. Mekanı Cennet, toprağı bol olsun. Ve sözü  İbrahim Karaaslanın dilinde düşürmediği Pir sultan abdal’ın şu dizeleriyle noktalayalım.

Kurtulamazsın Azrail’in elinden
Bir gün olur çıkarırlar evinden
Hak hakikat eksik etme dilinden
Dünya kadar pulun olsa ne fayda… »

 

Molla Demirel
Herbernweg 9

48163 Münster

www.info-mdemirel.com

 

Not: Fotoğraflar , Bekir Han’a aittir