Her Dil Bir Zenginliktir

Yaşadığımız bu 21 yy. gerçekten insanlığın mükemmelleştiği ve gururla insanın insanı sevdiği saygı duyduğu ve olduğu gibi kabul ettiği ilk on yılı ispatlamıştır diyebilir miyiz?

UNESCO tarafından yayınlanan „Tehlikedeki Dünya Dilleri Atlası“na göre, inceledikleri 6 bin dilden 2 bin 500’ünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu yazıyor.

Bir dil sadece kültürel bir miras değildir. Bir dünyadır. Bir dünyanın yok olmasına göz yummak veya görmezlikte gelmekte insanlığın bir ayıbıdır.

Dünyanın demokrasi merkezi olarak bilinen Avrupa’nın en zengin ülkesinin Almanya olduğunu herkes biliyor. Bu ülkenin meclisinde göçmen çocuklarının anadillerinin bırakın dersliklerde okul bahçesinde bile kendi aralarında konuşmasını bile sakıncalı olduğu savunuluyor ve yasaklanması isteniyor. Bu sadece Almanya’da ve Avrupa’da yaşayan toplumları, özellikle azınlıkları telaşa düşürüyor, korkutuyor. Bu konuda ki tartışmaları izlerken okul bahçesinde sohbet eden çocukların üzüntülü duruşu da beni çocukluğuma götürdü. Gözlerimde biriken bulutların yağmura durmasına yeterli oldu. Bilmem bir anadilin yasaklanmasını yasallaşmasını öneren, savunan ve isteyen bu insanlar hiç yaşamlarında ana dillerinin yasaklanmasının acısını yaşadılar mı?

Ben daha ilkokula başladığımın ikinci gününde anadilim olan Kürtçe ile konuştuğum için öğretmenimizin atığı dayakla burnum, ağzım kan içinde kaldı. Ben ve benim gibi farklı dillerden gelen, Çerkez, Arnavut, Laz, Ermeni anadilliyle kendi aralarında, hatta evde konuştuğu saptananlar haftada en az iki, üç kez dayak yedi. Bu dilleri yasaklamakla, aşağılamakla kalmadılar. Bunu konuşanları Vatan hayını sayıldılar. Bir tek Arapça konuşanlar hariç. Onlara sorulduğunda “Dua ezberliyorduk” diyorlardı. Böylece kurtuluyorlardı. Ayrıca Suni İslam inanç Arapçıyı İslam dinin anadilli, kutsal dili olarak gördükleri için yasaklama güçleri de yoktu. Bugün de böyle. Yunanistan’da da anadili Türkçe, Arnavutça, Bulgarca olan Rumlar aşağılandı, kötülendi. Vatan haini sayıldı. Ve onlar da birlikte yaşadıkları azınlıkların anadilini unutturmak için ellerinden gelen çabayı gösterdiler. Bunu azınlıkların topluma entegre olması  (uyum sağlaması) için istediklerini savundular.
Türkiye, Yunanistan, Irak’ta baskı ve yasak vardı da Almanya ve Fransa, Hollanda vs. ülkelerde farklı mıydı? Hayır, son 70 yılda yayınlanan yayınlara baktığımızda farklı olmadığını görüyoruz.

Nasıl Anadolu’da onlarca dil, kültür korunmadıysa, onlara ait olanlar yasaklarla, asıl yerlerinden göçe zorlanarak dağılıp yok olmaya zorlandıysa bu aynı şekilde Almanya’da Yahudilerin, Polonyalıların, Hollandalıların,  Frankların, Rusların vs. anadillerini, inanç ve kültürlerini yasakladığını tarihte biliyoruz. Bu Hitler iktidarı döneminde Yahudiler hedef gösterildi. Ama Polonyalılar, Hollandalılar, Franklar, Çekler, İsviçreliler vs. kökenliler de hedefti. O tarihte Almanya da var olan bütün etnik toplumlar anadilini konuşamıyor ve kültürünü özgürce yaşamıyordu.

Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde azınlıklar aynı şeyler yaşıyordu. Bir kaç yıl öncesine kadar Fransa’ya Alman Plakalı arabayla gidildiğinde Fransızlar arabanın camına tükürüyor ve “Buradan def olun Naziler!” diye bağırıyordu. Bu kötü muameleye Fransa’ya giden her üç Almandan ikisinin karşılaştığını anlatırlar. Biz de Almanya plakalı arabayla gittiğimiz için onlarca kez benzeri muameleyi yaşadık. Daha bir kaç yıl önce Korsika’da yerel kültür ve dilinin yoğunlukla yaşandığı bir bölgeyi Fransa’nın oraya atadığı bir vali ve istihbaratı el birliğiyle yakıldığının savı dünyaya yayıldı. Fransa’ya Kolini olan Tunus, Mallorca gibi ülkelerden gelen, yerleşenleri bir yana bırakalım, aynı zamanda komşuları olan İspanyol,  Belçika,  İsviçre dil ve kültürleri üzerindeki baskısı, asimle politikasında son iki yüz yılın belgeleri incelendiğinde açıkça görülmektedir. Bununla kalmıyor bugün de kökenleri adını verdiğimiz dillerden gelen insanlarla konuştuğumuzda bu yok edilme çabalarının verdiği acıları anlatıyorlar. Son 50 yılda göçmen işçi olarak bu Avrupa ülkelerine gelenlerin yaşadıkları da dünyaca bilinmektedir.

Ama Almanya ikinci dünya savaşın ardından Hitler iktidarda uzaklaştırıldıktan sonra Konrad Adenauer ve Willi Brandt iktidarları döneminde dünyaya demokratik bir rejimi çağdaşlaşma insanın insana saygısının havasını estirdi ve sosyal bir ülke olma alanında olumlu adımlar attı. Ancak Almanya 1970 yılların ortasından sonra sosyal devlet olma projesini terk etti. Irkçı Nazi ideolojisi adım adım politik alanda da varlığını geliştirmesine olanak yarattı. Nazi anlayışı ülkenin ekonomik gücü ve devlet cihazının bürokrasi içinde de etkili olmaya başladı. Bununu ve dünyanın küreselleşme planını silah sanayini elinde tutan güçlerin yönlendirildiği söyleniyor. Bence gelişen ırkçılık bu tezin doğruluğunu kanıtlamaktadır. Çünkü Silah sanayi toplumlar arasında etnik kimlikleri körüklerken özellikle devlet makinazmasında yasakları, farklılıkları öne çıkarmayı ve fundamentalist dini inançları da besliyor. Yani bir tarafta ‘Dinlerin diyalogu’ diyorlar. Ancak öbür yanda o inançların konuştukları dilleri yasaklıyorlar. Almanya’da Merkez Bankasının başında bulunan bir insan farklı inanç ve dillerde olan insanların beyinsel olarak bir imbis, bir sebze satıcısı veya büro temizleyicisi olmaktan öte bir zekâya sahip olamayacağını ve üstelik bunun genlerden kaynaklandığını savunuyor. Bu adamı bazı bakanlar, eyalet başkanları destekliyor. Devletin bütün mekanizması içinde tartışılmasına olanak sağlanıyor Bu nedenle olmalı ki  bu insanın bilimsel, edebi, sanatsal hiç değeri olmayan bir kitabı 6 haftada 600 bin satıyor. Bu Türkiye’den gelenlerin ve İslam inancında olan onlarca ülke halkının Avrupa Halkları içinde kötülemenin ve yıpratılmasına sadece göz yuma olarak ifade edilemez. Bunun ötesinde daha derin bir anlamı var. Hükümet ve siyasi partilerin, aydınların bu rassist görüşler için “Haklı yanları da var. 50 yıldır bu toplumda yaşıyorlar, halen entegre olamadılar” diyorlar. Bu cümle bile Almanya’da Nazi Motiflerinin, söylemlerin bile devlet politikasının çehresini ortaya koymaktadır.

İşin garip tarafı Almanya nerede Alman kökenliler varsa örneğin Rusya, Polonya, Çekistan, vs ülkelerinde anadilde eğitim hakkının bir insanlık hakkı olduğunu savunuyor. Bunu öteye götürerek özellikle gelişmekte olan ülkelere baskı yapıyor. O ülkeler içinde yaşayan azınlıkların özgürce ana dillerini konuşma ve inançlarını yaşamalarını öneriyor, hatta dayatıyor. Dışarıda insan bu haklı talep için bunların samimi olduğuna inanıyor. Oysa onlar bu haklı talepleri dışarıda sadece kendilerini saklamak için, bir maske olarak kullanıyorlar.

Türkiye’de aynı şekilde Kıbrıs’ta yaşayan 500 bin insanın Anadilini ve inancını kullanması için Yunanistan’la savaşı göze aldı. Yüz yıllı aşkındır Türkiye komşuları olan Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Irak, Suriye, Gürcistan vs. ülkelerle sürekli sorunları var. Nedeni? Bu ülkelerde yaşayan hiçbirinde sayısı yüz bini bile bulmayan Türk veya Müslüman inancında olanların özgürce dil, kültür ve inançlarını kullanmalarını istemeleridir.

Samimi olsalar bu istemler insanidir, haklıdır. Çünkü her farklı anadil, kültür ve inanç bu ülkeler için zenginliktir. Korunması ve azınlıkta olan ile çoğunlukta olan din ve kültürlerin yaşamın her alanında eşit olması gerekir.

Ne yazık ki gerek Almanya ve gerekse Türkiye gerekse benzer ülkeler sıra kendilerine geldiğinde. “Bu topraklarda yaşayan bu ülkeye Entegre olmalıdır” diyorlar. Dilleri yasaklıyorlar veya onların ana dillerini ve kültürlerinin, inançlarının erimesi için her türlü yolu deniyorlar.

“Yaşayan Lisanlar Enstitüsü ve National Geographic Society tarafından yapılan açıklamada, dünyada şu anda 7 bin civarında dilin konuşulduğu ve bunlardan birinin iki haftada bir öldüğü belirtilerek, dillerin bazı bitki ve hayvan türlerinden daha fazla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu” açıkladı.

Dillerin yok olması konusunda özellikle üniversiteler, okullar, sivil toplum örgütleri kısacası toplumlar ilgisiz, vurdumduymaz bir durumdadır. Ancak öbür yanda her ülkede yüz binlerce insan hayvanları ve doğayı korumak için örgütlenmiş ve örgütleniyor. Bunlar bir hayvanın, bir bitkinin yok olmaması için çaba gösteriyorlar, caddeler dökülüyorlar. Elbette hayvan ve doğanın korunmasını isteyenlerin çalışma ve eylemlerini, benimsemek ve desteklemek gerekir. Öbür yanda insanlık için bir bitki, bir hayvan türünün yok olmasından çok daha önemli olan bir dil ve kültürün yok oluşunun bir insanlık ayıbı olduğunu dile getiren veya bu alanda örgütlenmek isteyenlere düşmanca saldırılıyor. Oysa insanlık tüm anadillerinin kültürlerinin korunmasını gerektirir. Çünkü bir dilin yok oluşu ile birlikte insanlığın maddi değerlerden çok daha kıymetli olan kültürel varlığının sayısız biçimleri, değerleri de yok oluyor. Örneğin o dille söylenen türküler, masallar, fıkralar, destanlar, ata sözleri ve şakalar kısacası o dille yaşayan toplum halkların tüm kültürel birikimleri ile ortaya çıkan büyük bir mirasta yok oluyor. Kısacası “dillerin kaybı insanlığın biyolojik çeşitlilikle (Bio-diversité) sürdürmeğe, geliştirmeğe çalıştığı yakın bağa da darbe vurmuş oluyor. Çünkü bu yok olan diller doğa ve evrene ilişkin bir takım özgün bilgileri de beraberlerinde götürüyorlar.

Ne yazık ki çıkarları dünya halkları arasındaki kargaşa, kaos ve savaşlar küçük toplumların, azınlıkların ana dillerinin yok edilmesini körüklüyor. Küreselleşme adı altında dünyada sadece bir kaç büyük devlet dili bırakmak ve dünya halklarını bu bir kaç giysinin içine sokmayı amaçlıyorlar.

Siyasi hükümetlerin büyük bir kısmı da halkı bu keşmekeşlik ve kargaşanın içine çekerek bir dil ver kültürün yok olması bir dünyanın yok olmasıyla eş değerde olduğunu ne düşünmek, ne kavramak, ne de görmek istiyorlar.

Bu büyük devletlere karşı irili ufaklı bütün dillerin geleceği o toplumların anadillerine bağlılıklarına onu gururları ötesinde var olmalarıyla eş değer olduğu bilincine bağlıdır. Kısacası eğer bir ülke içinde var olan dil ve kültürleri bir zenginlik olarak göremezse, kültürel eğitim politikasını o var olan zenginlikleri kullanarak geliştirmese zaten özellikle uzay silah tekniği alanında gelişmiş ülkeler karşısında ve yanında ulusal varlığını da koruyamaz.

Ana dillere karşı duyarsızlık çağımızın halen en büyük ayıbı ve günahıdır. Oysaki en kıymetli miras ve en kıymetli servet var olan dilleri, kültürleri korumak ve geliştirmektir. Bir insanın anadilini yasaklamak, yok etmekle, o insani öldürmekle eş anlamlıdır. Bunun büyük bir acı verdiğini algılamaya, görmeye ve kabullenmeye çalışmamız gerekir.

 

09 Aralık  2010

         Yayınladığı Dergi / Gazete:  12 Aralik 2010 , Merhaba Gazetesi Neuulm, Almanya