HOŞGÖRÜ VE BAYRAMLAR MI

   YOKSA KURBANLIK KOYUN GİBİ SIRA MI BEKLİYOR ÇOCUKLARIMIZ

 

Bu yılda Şeker Bayramını ülkemiz kanlı olaylarla geri bırakmıştı ancak Bütün Ortadoğu’daki Olaylar sakinleşir umudu yaşarken ne yazık ki ülkemizin Siyasi iktidarı ülkemizi savaş ortamında uzaklaştırması yerine hem ülke içindeki farklı milliyet ve inançlardaki vatandaşlar üzerinde hem de komşu ülkelerin iç işlerine karışarak Türkiye’yi tam dört yanında yangın çıkan bir ormana haline getirdi.

Oysa ne kadar hasrettik bayramlarda korkusuzca doğduğumuz kent, kasaba ve köylere giderek yakınlarımızı kucaklamak, bayramlaşmak, çocukluk, gençlik anılarımız tazeleyerek onların güzel yönlerini çocuklarımıza anlatmaya. Bayramlarda hiç akla gelmezdi kimin, Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Laz, Acem, Süryani, Yahudi, Çerkez, Gürcü veya kimin Suni, Alevi, Şafi,Hıristiyan, Musevi, inançlı inançsız olması. Hepimiz kucaklardık bir birimizi bayramlarda, küçükler el öper, büyükler yanaklarından, alınlarında öperlerdi gençlerin, çocukların. Çok mütevazi bir sofra hazırlar bir birini davet ederdi özellikle  dostlar, iş arkadaşları, bayram öncesi bir hastalık, bir acı yaşamış akraba veya komşu aileler. Belki bu bayramda ne diyeceğiz. Türkiye’de 30 yıldır kardeş kardeşe öldürülüyor bu son on yıl içinde özellikle farklı etnik kökenli ve farklı inançlı insanlar arasında bu düşmanlık dehada yaygınlaştırıldı düşmanlık. Gün yok ki doğu illerinde özellikle Kürt, Alevi, Ermenilerin ve Süryanilerin yoğun olduğu köyler, dağlar havada bombalanmasın. Gün yok ki her gün 20 – 30 genç ölmesin öldürülmesin. Bu bir birini öldüren gençler asker veya gerilla, Kürt , Türk, Ermeni, Laz,  Alevi, Suni, Hıristiyan Yahudi veya Müslüman ne fark eder hepsi Türkiye Halkının evlatları. Aynı topraklarda doğmuş, aynı sulardan içmiş, aynı havayı içlerine çekmiş çocuklarımız.

Osmanlı zulmünden, yabancı, emperyalist güçlerin işgalinden Ülkeyi halkı kurtaran Kurtuluş Mücadelesi’nin önderi Mustafa Kemal Atatürk tüm halkın duygularını şu cümlelerle dile getirmişti: “Ülkede Barış, Dünyada  Barış”

Peki bugün bu gün ülkemizde, çevremizde ve dünyada barış var mı?

Gün yok ki gazeteciler, bilim adamları tutuklanmasın. Ancak içinde kopup geldiğimiz,Türkiye’nin çevresinde ve içinde tükenmek bilmeyen bir kaos yaşanıyor. Bir pis savaşın ateşi Türkiye Hükümetinin ABD ile iş birliği etmesi sonucu komşumuz olan Suriye’yi sardı. Suriye halkı halkımızla sadece inanç alanında değil etnik alanında da akrabadır. Bu durum sonucu ister istemez ülkede ki huzursuzluğu iyice bir iç kaosa doğru sürüklüyor. Dünyamızda büyük silah tekellerini ellerinde tutan güçler, ne dağılan Sovyet ülkelerinden, ne de başta Irak ve Yugoslavya olmak üzere Balkan ve Ortadoğu ülkelerinden ellerini çekiyorlar. Yugoslavya’dan başlatılan iç savaş ateşinin ardından ABD, Fransa, İngiltere’nin başını çektiği Türkiye’nin (AKP Hükümeti’nin) de destek verdiği  ‘Arap Baharı’ adı altında Tunus, Mısır  ve  LİBYADA” iç ayaklanmalar yaratılarak başlatıldı. Özellikle Libya’da büyük bir vahşet yaşandı. Sözde diktatörlerin yıkılmasını desteklediler. Oysa o diktatör dedikleri Mısır Devlet başkanı Hüsnü Mübarek, Tunus Devlet Başkanı Zin Abidin Bin Ali ve Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’ nin ayaklarının altına  kırmızı halılar seriyorlardı. Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy seçim öncesi 50 Milyon dolar Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’den destek aldığı ortaya çıktı. Tunus Devlet Başkanı yeni olacak seçimlerde Nicolas Sarkozy yerine karşıtını desteklediği için aralarının açıldığını bütün dünyanın önde gelen gazeteleri yazdı.  Muammer Kaddafi’nin kendisini artık desteklemeyeceği ortaya çıkınca Lıbyanın ilk bombalama emrini Nicolas Sarkozy verdi. Ne zamanki onlar ABD’nin öncülüğünde ki Ortadoğu Planına hayır deyince ancak onların yerine Ortaçağ anlayışını savunan bilim ve tekniğe karşı olan ‘Radikal İslamcı” grupları getirdiler. Balkan Ülkelerinde hıyla gelişen bu savaşın ülkemize  sıçrama korkumuz ne yazık ki her gün büyüyor. Çünkü Türkiye’de yaşanan kaos halen tüm çirkinliğiyle sürüyor. Siyasi yolsuzluklar, rüşvet, ahlaksızlık ve anarşizm bir birini kovalıyor. Bunlarla kalmadı Suriye ile örtülü bir savaş halindeyiz. Bu durum Türkiye Devletinin tüm çıkarlarını ve Özelliklede bu Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye Kökenli Göçmenlerin büyük zorluklarla, olumsuz davranışlarla karşılaşmasına neden olmuştur.

12912 yılının on ayını geride bıraktığımız bu günlerde geçmişten beri var olan bu sorunlara Türkiye’nin iç kaosu, Fundamentalist bir yapıya doğru hızla kayması ve Komşularıyla olan geçimsizliği de eklenince başta Almanya olmak üzere içinde yaşadığımız bu Avrupa ülkeleri içinde pek güzel şeyler söyleme olanağımız yok. Bu ülkelerde eskiden Sovyetler Birliği’ne rekabet etmek ve ayakta kalabilmek için halklarına biraz daha hoş görülü davranıyor ve ülke gelirinde biraz daha fazla pay veriyordu. Böylece bu ülkelerin insanı bu güne göre, o zaman biraz daha insanca, korkusuzca yaşıyordu diyebiliriz. Ama şimdi bu kapitalist sistem alternatifsiz kaldığını düşünerek halkların var olan sosyal olanaklarını bir bir makaslıyor. İş yerlerinde her üç insandan ikisini sokağa atmayı hedefliyorlar. “İnsan gücü yerine  makine gücü” sloganını adım adım hayata geçirmekteler. Bu uygulamada elbette bu ülkeler de bir avuç egemen gücün dışından kalan tüm insanlar zarar görmektedir. Ancak el altında körüklenen ve yaratılan ırkçı akımlar nedeniyle, birlikte yaşadığımız yerli halkla aynı haklara sahip olmayışımız nedeniyle ilk ağır acıyı çekenler özelliklede Türkiye’den gelenler biz göçmenler oluyoruz. Bugün Almanya’da yaşayan iki milyondan fazla Türkiyeli insan tek başına caddeye çıkmaktan korkuyor. İş yerinde korkuyor.

Nedeni ? Gün yoktur ki, saldırıya ve hakarete uğramasın veya yüzlercesi işten atılmasın. Aşırı ırkçılığın devletin güvenlik güçlerine kadar girerek geliştiğini işte öldürülen Türkiye kökenli 12 iş adamının  durumu ortaya koymaktadır.

İltica yasası bahane edilerek ve artık ülkenin yabancı iş gücüne ihtiyacı olmadığı gerekçesini öne sürerek 35 yıldır burada yaşayan bizlerin yasal olarak da yerlilerle aynı haklara erişmemizi siyasi güçler ret etmekteler. Yasal konumumuz her geçen gün iyileştirilmiyor, aksine zorlaştırılıyor. Ne yazık ki “insan hakları, insan hakları” diye diye seslerini, başkaları için göğe yükseltenler, kendileri ülkelerinde var olan insan haklarını bir bir yok ediyorlar. Üstelik başkalarına tepeden bakarak ve başka ülkelerin iç işlerine karışarak, kendilerinin arasında yaşayan bizleri bile “uyum gösteremiyorlar” gibi haksız bir suçlamayla haklarımızı kısıtlayarak, insan haklarından dem vuruyorlar. Kısacası içinde yaşadığımız Almanya başta olmak üzere yabancı işçi çalıştıran ülkelerin büyük sermayesinin bir kesimi işçiyi işçiye karşı kullanmak için el altında ırkçı gurupları besliyor. Bu davranışları sadece biz göçmen insanların değil, yerli halkın da zararınadır. Ne yazık ki yerli halkın büyük kesimi henüz bu tehlikeyi kavramış değil…

1980 yıllarının sonlarına kadar her bayram öncesi hakim güçlerin “küreselleşen dünyamızda daha güzel bayramlar yaşayacağız. Sovyetlerin dağılmasıyla dünyamızda barış ve istikrar olacak. Özgürlük ve demokrasi dünyamızda hakim olacak. Sovyetler dağıldıktan sonra hiç bir ülkede silah yatırımı olmayacak. Artık kalkınma ve refah için yatırım yapılacak” vaatlerinin doğru olmadığı ortaya çıktı. Yeni dünya düzeni emperyalist sermayeye özgürlük ve demokrasi getirdi. Ama başta geri kalmış ülke halkları olmak üzere tüm dünya halklarına acı ve yoksulluk getirmektedir. Bu düzenle var olan hakları bir bir ellerinden alınıyor.. Başka bir deyimle Batılıların yarattığı ve Arap kral ve şeyhlerinin İslamlık adına fetvaları ile destekledikleri “yeni dünya düzeni” tüm dünya insanına korkulu günler getirdi. Dünyamızda bir düzensizlik yarattı. En basiti Yugoslavya,Afganistan ve Irak’ta olanları her gün Televizyon ekranlarından izledik. O yüzlerce yılda insanlığın yarattığı bütün güzelim kentler, yollar, barajlar fabrikalar topa tutuldu. Ateşe verildi. Gözlerimizle her yıl gördüğümüz o yem yeşil Yugoslavya doğası kentleriyle birlikte yakıldı, yıkıldı. Ortadoğu ülkelerinin en güzel mimarisi ve tarihi güzelliklerine sahip ülkelerden biri olan Irak’ta taş üstünden taş bırakmadılar. Kardeş halkları paramparça ederek bir birine düşman hale getirdiler.

Türkiye’de 30 yıldır süren pis savaş  günümüzde daha da ateşlendi her gün onlarca genç yaşamını yitiriyor. Her gün yeni köylerin boşaltılmasına, yakılmasına, ormanların tükenmesine ve doğanın tahrip olmasıyla kalmıyor. Artık tarımla uğraşma, hayvan yetiştirme ve arıcılık yapma olanağını da ortadan kaldırmış durumda. Açlık ve perişanlık  toplumu özellikle gençliği olumsuz olayların içine çekmektedir.

Dağılan Sovyet ülkelerinde de görüyoruz insanlar birbirini kırıyor. Yıllardır Demoklesin kılıcı gibi halkların başında sallanan ”Nükleer tehlikesi” bu yeni dünya düzeniyle dehada tehlikeli bir boyut alarak karşımızda duruyor. Yeni yıla böyle mi  gireceğiz, ne olacak halimiz mi diyeceğiz?

Bir gün Bektaşi’ye de şöyle bir soru yöneltirler.

”Hazretler, neden Tanrı dünyayı bir yandan dağlı, tepeli, vadili, ormanlık, öbür yandan, koru,  susuz çöl ve denizler halinde yaratmış?’’

Bektaşi şarap şişesinden bir yudum alır ve bu soruyu yöneltenin gözlerine diker gözlerini.

”O tek başına altı günde bu kadar yaratabilmiş. İnsan oğlu kaç milyon yıldır bu dünyada yaşıyor ne kadarını düzeltebildi? yanıtını verir.

Şair Hayam’ı Acem Müftüsü bir gün sorguya çeker.

“Gece gündüz şarap içerek günaha giriyorsun. Öbür dünyada cehennem ateşinde yanarsın. Tövbe et. Tanrı affedicidir” der.

Hayam bu sözlere güler ve gözlerini göğe diker, şu dörtlüğü okur:

”Benim içtiğim üzüm suyu

Hünkarım senin içtiğin insan kanı

Konuş bir kez be Tanrı

Bakalım hangimiz günahkarız”

Bektaşi ve Hayamın söylediklerinin bize ışık tutması gerekir. Kimsenin kimseyi yargılamaya hakkı yok. Ancak insan olarak dünyayı düz bir ova haline getiremeyiz. Ama gerçekten barış ve dostluk istiyorsak çevremizdeki insanlarla iyi geçinmenin mutlaka bir yolunu bulabiliriz. Eğer biz kendisini Suudi Arap – Amerika Şirketleri’nin (Rabıta’nın) dolarlarıyla Amir, Halife veya Şeyhülislam  ilan edenlerin afsunlu sözlerine uymasak. Her inançtaki, her ırktaki, insanlarla, dost geçinebilir, bayramları birlikte kutlayarak yeni yılı barış yılı haline getirebiliriz. Biz her bayram da çevremize ve birlikte yaşadığımız aile fertlerine biraz daha hoşgörü ile bakabilirsek, biz Türkiye’ den gelen ve bu Avrupa ülkelerinde yaşayan insanların sorunlarının birazda yetersiz eğitimden, işsizlikten, kadınlarımızı, çocuklarımızı geri plana itmekten ve içinde yaşadığımız topluma kendimizin de gerçekten yeterli hoş görüyle yaklaşmadığımızdan da kaynaklandığını görürüz…

Oysa bu içinde yaşadığımız toplumla uyum içinde yaşamak ve kaynaşmak huzurlu yaşamamız için, yaşamımızı daha kolaylaştırmak ve güzelleştirmek için gereklidir. Hacı Bektaşi Veli daha 16.yy. ortalarında “kadını okumayan bir toplum başkalarına köle olmaya mahkumdur” demiş. Hz. Muhammed “Bilim Çin’de bile olsa varın onu alın” diye buyurmuş. Hz. Ali “Bana bir kelime öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözüyle öğrenmenin, bilme varmanın önemini daha o çağda vurgulamış. Ama bugün kadın çarşafa sokulmak isteniyorsa, kadınları toplumda erkeklerden ayıran fetvalar veriliyorsa üzerinde düşünmek gerek.

Her yeni yıl, her bayram bize işsizlikten, kavgalardan acılardan ve onların korkusundan kurtulmanın yolarından birinin genç nesillerimizin ancak iyi bir eğitim ve meslek edinmeleriyle asgariye indirilebilineceğini hatırlatmalıdır. Elbette ırkçı akımlara karşı savunmanın tek silahı, onlara adapta olmak değildir. Ama en az içinde yaşadığımız halklar kadar çağdaş olduğumuzu ve mesleki alanlarda da yetenekli olduğumuzu eğitimimizle, insani ilişkilerimizle, giyinme ve konuşmalarımızla ortaya koymalıyız.

Özellikle sosyal faaliyetlerimizde bilinçli, çağdaş kadını ön plana çıkarmaya özen göstermeliyiz. Kadına verilen saygının önemini yaygınlaştırmalıyız. Kısacası her alanda bu ülkelerin insanın gerisinde kalmadığımızı, en az onlar kadar çağdaş olduğumuzu sergilememiz gerekiyor. Bunu gelecek nesillerimizi daha kültürlü yetiştirmek ve yitirmemek için yapmamız gereken bir görevdir…

Ne yazık insanlığın var olduğundan beri, siyasi yönetimi ister bir peygamber,  bir halife, bir kral veya bir Sultan, bir Cumhurbaşkanı veya bir başbakan elinde tutsun hepsinin sisteminde belli kanunlar, belli prensipler benimsenmiştir. Halktan insanların bu prensiplerin dışına çıkmamaları istenir.

“Kötülük yapma… Düzene zararlı olma… Yasalara uyumlu ol… Büyüklerin isteklerini yerine getir… Devleti yöneticiler yönetir. Sen yöneticinin buyruklarını uygula ve onların işine burnunu sokma… İstersen varlık içinde debelen, istersen yoksulluk içinde sürün, ama yönetimi ve sistemi rahatsız etme…” işte içinde yaşadığımız bu ülkelerin mevcut sistemlerinin bizden ve tüm vatandaşlarından istedikleri bunlardır.

Oysa bilinçli insan için her şeyden önce insan gelir. İster inan, ister inanma, ibadet et veya etme, önce bireysel çıkarlardan kurtulacaksın ve insan olduğunun bilincine varacaksın. Bu nedenledir ki oruç tutan, ibadet eden insanlarla, oruç tutmayan ibadet etmeyen insanlar, ayrı görüşte, ayrı inançtaki insanlar ve Tanrı’yı tanımayan insanlar bayram günleri birer insan olarak kucaklaşırlar. Hangi milliyet veya hangi ülke halkının bu bayram ve inancı sahiplendiğini düşünmeden ayrımını yapmadan insanı kucaklarlar. Bunun için şöyle seslenir insanlığa Yunus Emre:

Bana namaz kılmaz diyen

Ben bilirim namazımı

Kılar isem kılmaz isem

O hak bilir niyazımı.

Yunus bu dizelerle Tanrı ile insanın arasına üçüncü bir insanın giremeyeceğini ve insanların birbirlerini incitmemesi gerektiğini hatırlatır. Genelinde bayram günleri küskünler barışır. Kin yürekte silinir. Güzellikler, sevimlilikler canlılık kazanır. Haksız olanlar özür diler, haklının gönlünü alır. Onun yanında yerini seçer. Her dilden, her ırktan, her inançtan insanlar kucaklaşır ve birbirini sofralarına davet ederler. Bu birleşip kaynaşmada bir fikirler bahçesi, cenneti oluşur. İnsanlar bir gönül rahatlığı içinde hareket ederler. Hz. Hüseyin’in söylediği gibi “Merhamettin öfke ve kine üstün geldiği, insanların bireysel çıkardan sıyrıldığı zamanlardır” bayram günleri.

Başka bir anlatımla toplumsal kutlamalar toplumların bilinç altı özlemlerin bileşkesidir. Bu günlerde kendimizi gözden geçirir ve ne olduğumuzu hatırlarız. Olumluluklarla sevincimizi yeniler, olumsuzluklarımızdan sıyrılmaya çalışırız. Yakınlarımızın, tanıdıklarımızın, içinde yaşadığımız toplumlardaki acıları bir bütün olarak bölüşürüz. Bu nedenle bayramlar içinde yaşadığımız toplumun tümünü kapsar. Ayrıcalıkların, politik yapılanmanın dışına taşır insanlığı.

Bu bayramlardaki hoş görüyü yaşamımızın bütününe uygulamaya hazır olmazsak kurbanlık bir koyun gibi  çocuklarımızın kaos ve savaşlarda bir tarafın kurbanı olmasını beklemiş oluruz.

Bayram günlerini  tüm dünya insanları birlikte kutladıysa kucaklaşma günü haline getirmek insanlığın elindedir. Bizde her bayramda, Türk, Kürt, Alman Yugoslav, İspanyol, Yunan, vs. herkes tanıdığını, tanımadığını sarıp kucaklamalıyız. İnsani bir görev olarak da kucaklamalıdır insanlar birbirini…

Bayram günlerinde yaşanan içtenlik, duyarlılık, engin sevgi, saygı ve hoşgörü neden yılın diğer günlerinden insanlar birbirlerinden esirger sorusu her zaman beynimde dolanır, durur.

Adımız miskindir bizim / Düşmanımız kindir bizim /

Biz kimseye kin tutmayız / Kamu alem birdir bize

Yunus Emre’nin bu dörtlüğünün tüm insanların günlük yaşamında ufkunu açmasını ve davranışlarını belirlemesinde katkıda bulunmasını hep dilemişimdir, bugünde diliyorum…

 

25 Ekim 2012