MÜNCHEN’DE ÜÇ GÜN

Kentin üstüne kara bir bulut çökmüştü. Bütün gün bazen rüzgârlı bazen hafif hafif yağmur serpiştirdi.
İş çıkışından belek beni arabayla aldı. Arabada torunlarım vardı. Dilan ve Baran arkada oturuyorlardı. Beni görünce kapıyı açtılar arabadan inmek istediler.
“İnmeyin gençler birazdan İstasyonda arabadan ineceğiz orada kucaklaşırız. Şimdi inerseniz ıslanırsınız” dedim.
Güldü Dilan. ”Dede, şeker değiliz ki sudan eriyelim. Islanalım, ne olacak” dedi.
Baran onun saçlarını arakadan okşayarak “Seni tatlı sanıyordum kız” dedi.
Dilan güldü “ben sudan erimeyen hepinizin tatlısıyım” diye yanıtladı onu.
İstasyona vardığımızda bineceğimiz tren bekliyordu peronda. Kalkmaya hazırlanıyordu. Bindik. Trenin içinde oturacağımız Vagon ve sandalyeleri aradık. Ayırdığımız yerde oturmuş olanlar kalktılar. Birkaç koltuk ilerde boş olan koltuklara geçtiler.
Yeryüzüne güneş aydınlığın inmesini engelleyen Karabulutlar ve serpiştiren yağmur nedeniyle pencereden dışarıyı izleme şansımız yoktu.
Kızım Melek çocukların çantasını, meyve, çerez ve hazırladığı peynirli, salamlı, ekmekle doldurmuştu.
Bende üç yarım litrelik su almıştım. İki buçuk saatte suyumuz bitti. Kasel’de aktarma oldu. Yarım saat zamanımız vardı. Gençler koşar adımla kendilerine birer kola ve bana da bir kahve aldılar. Onlar gelinceye kadar ben çantaların yanında oturdum.
Baran “Çantaları kimse götürmemiş, gene taşıyacağız. Bari içindeki meyve ve hazırlanmış ekmekleri buradakilerine dağıtalım.” dedi. Gülüştük.
Tren gecikmeden geldi. Yerimizi aldık. Dilan ile Berivan Laptopu masaya koydular, her biri mikrofonun bir yanını kulağına taktı ve seçtikleri bir filimi izlediler. Ben onları fotoğrafladım birkaç kez. Gece yarısını geçti, saat ikiye yaklaşıyordu München’e indiğimizde.
Oradan yeğenim Hüseyin ile eşi aldı bizi. Yeğenim Gülseren’in evine gittik. Kalander Ağabeyimin Hanımı yengem Perize Hanımda Türkiye’den gelmişti. Yaşı 90 yaklaşıyor. Artık bitmiş. “Ne iyi ki geldim bilmem bir daha onu görüp elini öpmem nasip olur mu bana” diye düşündüm.. Beni görünce sarıldı ağladı.
Ben hep söyledim. Dünyanın en iyi kardeşleri benim kardeşlerim ve en iyi yengeler benim yengelerimdir. Kardeşlerim ile yengelerim benim için birer çok iyi anne ve baba oldular. Bu gün bu vardığım yerde onlarında emeği inkâr edilemez.
Sabah kalktık, kahvaltıdan sonra daha önce planladığımız gibi München’i dolaşmak için evden çıktık. Bize ev sahipliği yapan yeğenim Gülseren bize rehberlik etti.
Evi kent merkezine uzak değildi. Dolaşarak yarım saatte kent merkezine vardık.
Yahudilerin Sinagoguna, daha sonra Çocuk Müzesine gittik. Eski tarihi bir bina birer odalık üst üste olan üç katlık bir yer. Buraya yaşlıların ve çocuk arabası olanların ziyaret etmesi mümkün değil. Sadece dar merdiven sorun değildi. Birinci kattan sonra başlayan müzenin Asansörü de yok.
Oradan çıktıktan sonra München’nin en eski klisesi ve Turmuna sahip olan Alter Peter (Yaşlı Peter) Kulesine (Turm’una) gittik. 91 metre yüksekliğinde. 306 basamaklı. Çıkmak isteyenlerin en az üçte biri yarı yolda geri dönüyor. Özellikle nefes ve kalp sorunu olanlar çıkamıyor.. Bu 1181 yılında Roman Kilisesine (romanischen Kirche) ek olarak yapılmış. O tarihten bu yanı özelliklede birinci ve ikinci dünya savaşlarında darbe yemiş ve tamir edilmiş. Gülseren de çıkamadı. Ben çıktım yukarda kenti fotoğrafladım. München kadınlar kilisesi de hemen yakınındadıeç Yukarda orayı da fotoğrafladım. Orada indikten sonra caddedeki Arnavut taşın birinden ayağım burkuldu düştüm. Çantamdan fotoğraf makinam fırladı. Bozuldu. Sevincimin ardında üzüntü sardı beni. Burkulan ayağımla yürüyemeyeceğim ve fotoğraflamayacağım korkusuyla. Yakınında bulunan 5 katı sadece fotoğraf makinaları ve malzemeleri satan bir büyük mağazaya gittik. Çünkü orada bütün markaların Fotoğraf makinalarının tamir edilme olanağı varmış. Baktılar bırakacaksın en az iki hafta sürer dediler. Mecburen o haliyle Münster’e getirdim.
Bizi München Çocuk Müzesi’nden sonra Gülseren München Marienplatz denilen meydana götürdü.
Koca meydanın ortasında İsa Peygamber’in annesi Meryem Anne’nin kocaman bir heykeli var. Meryem anne’nin sağ yanında ve sol yanında ellerinde kılıç bulunan iki asker figürü de var.
Sağ asker kılıcı o çağdaki Protestan Mezhebi’ne karşı ve sol yanındaki asker figürünün elindeki kılıçta o tarihte çok yaygın olan Kolera-Pelmz hastalığına karşı savaşı temsil ediyorlar.
Oradan sonra gene München hükümetinin bulunduğu tarihi saraya geldik. Cumartesi olmasına rağmen Gülserenİn yardımıyla girdik içeriye. Gülseren oradaki Yeşiller partisinin yerel meclis üyelerinin başkanı olduğu için anahtarı var. Orada görevlilerde bizi dostça karşıladılar. Kent meclis odalarını dolaştırdı bizi.
Baran Meclis Başkanlık Kürsüsü’ne gitti, avuçlarını çırptı. “Şimdi meclisi biz yönetiyoruz, bir toplumun ihtiyacı olduğu tüm demokratik kararları alabiliriz” dedi. Gülüştük.
Ben “ah her şey böyle kolay olsa” diye mırıldandım. Oradan hemen meclis salonun sol yanında bulunan yeşiller partisinin toplantı salonuna geçtik.
Gülseren bize içecek olarak meyve suları ikram etti. Masalarında da elma ve portakal vardı. “Bakın elma Almanya’nın portakal, Türkiye’den ve mandalina İspanya’dan, bu bile çok kültürlülüğümüzü göstermiyor mu” dedi
Sonra Gülseren “bu tavana asılı Lambalara iyi bakın” dedi. Baktık sonra Gülseren’in gözlerine baktık. Kelimeler tek tek çıktı ağzından “Bunları biz bodrumdan çıkardık. Mark döneminde Belediye Başkanı CSU’lu biridir. Yüklü bir parayla bu lambaları özel olarak bir cam sanatçısına yaptırmış. Halkın bütçesinden çıkıyor bu para. Çok eleştirilmiş, o Belediye Başkan ve sonrakiler hep eleştirilere neden oluyor diye belediyenin Meclisi toplantı odasının tavanından sökmüşler ve bodrum katına bırakmışlar.
Biz yeşiller meclise girince bizim Fraksiyonun toplantı salonuna yeni bir şey almadık. Bütün bu masa ve sandelyeleri, dolapları bodrum katına atılan eşyalar. Bu lambayı da orada bulduk. Getirip buraya astık.”
Ben burada onun sözünü kestim “iyide bunla bize yeşillerin ne kadar tutumlu olduğunu mu anlatmak istiyorsun?” dedim.
Gülseren güldü ve sözünü sürdürdü.
“Biz bunu buraya astıktan sonra şimdiki büyük kent Belediye başkanı SPD (Almanya Sosyal Demokrat Parti)lidir. O her toplantıda dostlarına, ziyaretçilerine eski CSU’lu belediye başkanının nasıl Kent Bütçesi’ni hovardaca harcadığını anlatıyor. Bu başımızda asılı duran Lambayı örnek gösteriyorlar.
Büz toplantıdayken kapı çalınıyor. İnsanlar soruyor. “Burada eski belediye başkanının özel yaptırdığı lambayı görebilirmiyiz” diyorlar. Böylece her hafta partimizin üyelerinin dışında da ziyaretçilerimiz var” dedi.
Benim Fotoğraf makinam bozuldu ama Cep telefonuyla fotoğrafladım bu SPD ve Yeşillere seçim kazandıran meşhur lambayı.
Almanya’da bir lamba için belediye seçimlerini halk cezalandırarak karşı partiyi kazandırıyor. Türkiye de ayakkabı kutularını dolarlarla dolduran bürokratlar, para sayan 10 makine deste deste paralarla bakanların, genel Müdürlerin elinde, evinde ortaya çıkıyor. Halk halen o partiyi bırakın iktidarda uzaklaştırmayı, destekliyor. Milyonlar bağırıyor ‘Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye.
O gece ayak bileğimi kimseye çaktırmadan yanımda getirdiğim kremle ovaladım ve havluyla sardım.
Sabah hafif şişlik vardı. Buna rağmen kalktım, Baranla gidip kahvaltı için erkenden Brotcehen (Ekmekcik) getirdik.
Dilan da kalkmıştı. Gülserenler için taze Brotchen mutfakta ki masaya bıraktık, evden sessizce çıktık.
Dilan ile Baran önce fırına girdiler Orada istedikleri kahvaltılık, ekmek dilimleri aldılar. Otobüsü kaçırdık birkaç saniye ile. Rehberimiz Baran telefondan kent planını çıkardı onu takip ediyoruz. Taksi ile tren istasyonunaa gittik. Orada Dachau gitmek için otobüsle gidecektik. Çocuklar kenarda durdular otobüse insanlar bir birini iteleyerek bindi. Hepsini alamadı. Biz ikinci grubu beklemedik, bir taksiye bindik. Sürücü Türkiyeli. Balıkesir kökenli. Küçük yaşta Almanya’ya gelmiş ve München’de büyümüş. Şimdi yaşı 50 ye yaklaşmış.
Dünya’nın her yerinde akın akın insanlar Dachau’a geliyor. Ama memleketlimiz sürücü her gün en aç birkaç sefer buraya turist taşıyormuş. Kendisi bir kez bile bu müzeye girmemiş.

Dachau Müzesi nedir mi diyorsunuz?
Burası II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin kendi rejimlerine karşı olanları topladığı ve birçok filime, kitaba konu olan “Ausswitz” Toplama Kampından sonra ikinci büyük esirlwerş toplama kampıdır.
Bu Hitler Diktatörlüğün yaptığı büyük katliam “Auschwitz – Holokost (Holocaust) “ bir sembolü haline gelmiştir. Nazilerin 5,6 milyon kurbanlarının yaklaşık 1,1 milyonu Yahudi’yi burada BİRKONAV alanında öldürmüşler. Ausswitz toplama kampında 900 000 gaz odalarında zehirliyor, yakıyor. 200 000’den fazla insanda işkence, ilaçsızlıkta, kısacası çeşitli hastalıklardan yaşamını yitirmiş. Nazilere tutsak düşen kurbanlar Belçika, Almanya, Fransa, Yunanistan, İtalyan, Sosyalist Yugoslavya ülkelerinden, Luxemburg, Hollanda, Avusturya, Polonya, Romanya, Sovyet Ülkelerinden, Çekoslovakya ve Macaristan kökenli insanlardı.
Bilinen Ausschwitz’ın yanında Dachau, ilk „Resmi“ toplama Kampı olmuştur. Bu Toplama kampında Naziler döneminde de 67 bin Yahudi, Rusya, Yugoslavya, Romanya, Fransa, Polonya, Hollanda ile Alman Protestanları ve savaş karşıtlarını toplamışlar..
Burada da Sinagog, Protestan, Ortodoks ve Katoliklerin kiliseleri ve konuldukları binalar farklı. Burada bilim adamları, sanatçılar boş durmamış gene duvarları delerek, toprak altına kanal eşerek haberleşmişler. En örgütlü olanlar da Yugoslavlar yatak şiltelerinden büyük Afişler yapmışlar Tito’nun kocaman bir resmini yapmışlar. “Kahrolsun Naziler, kahır olsun savaş, yaşasın Tito” diye yazmışlar grup halinde kurşuna dizilmeye götürülürken bu koca afişi açmış ve kurtuluş marşını bir ağızdan söylemişler.
Buraya 67 binden fazla insanı yerleştirmiş Hitler. Gündüzleri aç ve susuz çalıştırmış. Çorba diye ılık su ve içinde sadece bir iki dilip patates ve ayrıca her gün iki dilim kuru askeri karargâhlarından artan ekmek kırıntıları verilmiş tutsaklara.
Burada 27 binden fazlainsan gaz odalarında veya gruplar halinde kurşuna dizilerek öldürmüş Naziler. Elbette Hitlerin savaşı yitirmesiyle oradan sağ olarak kurtulanların büyük bir kısmı da yaşamları boyunca hasta veya sakat yaşamış. Kurtulanların anıları, ellerinden kalan anı malzemesini derlemişler.
Burayı daha sonra Müze haline getirmişler. Orada kalanların arşivlerde elle geçen fotoğraf ve dokümanlarım yanı sırada kurtulan özellikle kariyer sahibi insanların anlattıkları ve fotoğrafları sergileniyor. Elbette İnsanların öldürüldüğü gaz odaları, yakıldığı ocaklar, ranzalar ve Hücreler.
Yıkılan bazı yatakhaneler, yemek salonları sonradan orijinaline uygun bir şekilde yeniden inşa edilmiş.
Burayı her yıl iki milyona yakın dünyamızın her yerinden gelen insan ziyaret ediyor.
kendisine bugün dünyada yükselen aşırı ırkçı – Milliyetçi ideolojinin yükselmesi karşısında insan ister istemez kendisine soruyor: “İnsan oğlu bu kadar unutkan mı, bu toplama kamplarından, bu Almanya Hitler, İtalya Mussolini, ve İspanya Franko rejimleri başta olmak üzere tek kişilik rejimlerin toplumlarına, halklara ne büyük acılar yaşattığını nasıl hatırlamazlar. Bunları da halk seçmişti. Bunlardan ders alınmaz mı?..”
Doğduğumuz büyüdüğümüz topraklarda esen aşırı Milliyetçi – Dinci rüzgârda uykularımızı kaçırıyor.
Halk %92 oyla Türkiye’de‘ Kenan Evreni’ de tek Lider yaptı. Bunların sonucu nasıl, hatırlanmaz, nasıl hep aynı hataları halklar tekrar eder, akıl durduran bir durum…,

05 Kasım 2016