ALP DAĞLARININ ALA GEYİGİ

 

Çetin bütün gece uyuyamadı kalktı pencerenin önüne dikildi. Gök yüzüne bir avuç ateş serpmişlerdi sanki. Yıldızlar pırıl pırıldı. Ems Kanalı’n sularında  yarlayan yansımaları  değilde  kendikleri ellerinde yedi rekle dansa durmuşlardı sanki.

O gözlerine inanmadı. Bu sular mil akar. Gök yüzü hep boz bulutlarla kaplıdır, bulutlar yağmur olup dökülse, rüzgar önüne katıp uzak diyerlere sürse, gene mavi gök görünmez. Milyonlarca arabanın saldığı is ve fabrika bacalarından yükselen dumanla kaplıdır. Hayırdır“ diye düşündü. Sonra oturma odasına geçti, oradan gök yüzüne baktı  oradan da gökyüzü yıldızlar içinedeydi . Anna caddenin sağ ve solunda kalan bir kaç ağacın dalları onlarla söyleşiyor ve ışınlarıyla sevişiyorladı sanki.

Yatağına gitmedi eline Adam Yayınları’nın hazırladığı 1998 şiir yıllığını aldı okumaya başladı. Güneş dağların ardından kızıllıkların salmasıyla çıktı dışarıya. Kanal boyunca yürüdü. Güneşin paralamasını selamlamak için suya dalan ördekleri izledi. Daha sonra kanalın üstünde dansa duran güvercinleri izledi uzun uzadıye. Kaç gecedir içinde anlayamadığı bir duygu vardı. Sıkıntı dese, değildi. İçinde bir şeyler kımıldanıyordu sanki. Bir yerelerden bir haber  beklercesine gelen posta ile gelen tüm mektuplerı tekrar tekrar elden geçiriyor. Her gelen telefona telaşla koşuyordu. Sevinç ile korku arasında bir duygu sarmıştı bedenini.

Bir hayli düşündü. Ne Lotu denilen o milyondan birine şans getiren oyunun yarışmasına katılmıştı, ne bir yerlere her hangi bir iş için baş vurmuştu, ne de  bir şiir, bir öykü veya bir yazı yollamıştı her hangi bir

yarışmaya, nede  kendisini telaşlandıracak bir neden vardı. Anlam veremiyordu beklentisine.

Bu sabah uyandığında hava pırıl pırıldı. Penceresinin önüne iki kuş konmuş güneşleniyorlardı. Onları rahatsız etmemek için açmadı pencereyi. Fırına varıp sabah kahvaltısı için ekmek aldığında saat sekizi bulmuştu. Eve girerken postacıyla karşılaştı. Bir sürü zarf aldı ondan. Zarfların birinden iki kitap çıktı. „Rüzgarın Islıkları“ ve „Yağmurun Gözleri Yaralı“. Ne tuhaf adlar diye düşündü. Arka kapağına baktı. Bir kadın fotoğrafı vardı. Zaten yazarın adından bir bayan yazar olduğu belliydi.

„Tanıyorum bu kadını bir yerden“ dedi.. Üzerinde düşündü anımsıyamadı. Beleğini zorladı. Kesin bir kanıya varamadı.

„Tanıyorum ben bu kadını, tanıyorum. İçim ısındı bu fotoğrafa, yoksa birine mi benzetiyorum? Evet evet, bu daha ben çocukken ölen ablama benziyor. Evet onun ta kendisi. Annem bir tek fotoğrafı bile olmadığına ne kadar üzülürdü.“

Bu düşünceden sonra uzun uzun baktı fotoğrafa. Ayrımında olmadan fotoğrafın yanaklarından öptü. Sonra yukarı çıktı. Sabah kahvaltı masasına çocuklarının her şeyi yerli yerine koyarak hazırladığını görünce içindeki duygular iyice bir sevince dönüştü. Masaya oturdu. Bir an önce kahvaltıdan kalkıp mektupları okumak ve gelen kitapları okuma isteğiyle içi doluydu. Oğlu gazeteleri uzaklaştırdı masadan. Oğluna baktı.

„Önce kahvaltını yap! Birazdan geç kaldım diyeceksin, gene ağzına bir şey almadan çıkacaksın. Akşama kadar aç karınla dolaşacaksın“ dedi.

O güldü oğlunun bu sözlerine. Kendisine bir dilim ekmek hazırladı. Genede dayanamadı gelen kitabı aldı. Tekrar fotoğrafına baktı. Kitabın arkasındaki  Şu dizeleri seslice okudu:

„Bulutlar paramparça

Yağmurun gözleri yaralı

Havayı oyarak gidiyor / uçaklar

Sevdiğim bekler / iskelesi olmayan yerde

Bohçam ceyiz sandığında saklı halen

Buz tutmayın karanfiller…“

O gün bir tarafta işleri koşuşturuken öbür taraftan o gelen hiç daha önce tanımadığı ve adını bilmediği yazarı düşündü. Akşam işten sonra ilk işi o gelen iki şiir kitabını okumak oldu. Şiirleri okudukça yaşamları arasında bir benzerlik olduğunu düşündü.

„Bir ülkenin özgürleşmesi ancak haksızlıklara karşı direnmesini bilen kadınların çoğunlukta olmasıyla“ mümkün diye mırıldandı. Kızı duydu.

„Haklısın, babacığım“ dedi.

Oğlu araya girdi. Gene ne o baba kız, kime ne hak verdiniz?“ diye sordu. Kızı söylenenleri tekrarladı. Öbürü güldü.

„Siz  sosyalistler hayal kurmaya devam edin!“ diye takıldı ablasına.

„Ya sen nesin?“

„Ben, benim“ diye yanıt verince ablası uzanıp onun yanaklarından öptü.

Babası çocuklarına baktı. İçini çekti derin derin ardından sızlanırcasına konuştu.

„Keşke benimde ablam olsaydı, yanımda, o da beni öyle kucaklayıp öpseydi, onunla böylesine candan şakalaşa bilme, kucaklaşa bilme olanağım olsaydı.“ dedi.

Kızı ona bakarak güldü.

„Kıskanma seninde ablan olurum.“

O duymamazlıktan geldi. Ancak kızının olgunluğunu hep annesine benzetirdi. Büyük şaiir Nazım Hikmet boşuna dememiş “Oğlan olursa bana benyesin / Kızım olursa Tıpkı annesine “ diye düşündü.

0 aceleyle çantasını hazırladı. Çıkarken çocuklarını yukardan aşağıya kadar süzdü. Oğluna her bakışı ile lisedeki yıllarını anımsıyordu.  Yol boyunda hiç tanımadığı bu yazar ve kitaplarına takıldı aklına. O kitaplar hakkında bir yazı gazeteye yazmaya karar verdi. İş yerine varır varmaz  kitapları çantasından çıkardı, sayfalarını tek tek gözden geçirdi. Kitaplarla birlikte gelen  yarım sayfalık elle yazılmış mektubu  kitabin sayfaları arasında aldı elinde bir iki keç çevirdi.   Villingen’den geliyordu. Adresi zayının başlığı gibi duruyordu. Yazısı pek güzel değildi, ancak okunaklıydı. Başladı okumaya:

„Merhaba Dost,

kitaplarında, gazetelere yazdığınınız makalelerden sizi tanıyorum. Adresinizi bir arkadaş verdi. İki senedir yazmak istiyordum. Bilmam nedense yazamadım, kutlayamadım sizi. Çıkan iki şiir kitabımı da size gönderemedim. Demek 1999 yılının Eylül ayına nasip olacakmış.

Görüşlerinizi, zamanınızı ve eleştirilerinizi beklerim. Üçüncü kitabım da yakında  yayınlanacak. Basım evinde. Kendi yorumumla üçüncü kitabım daha iyi oldu. Adını merak ediyordursunuz. Adı „Fırtınanın ortasındaki yaşam. Yayın evinde çıkınca onu da yollayacağım size. İleride daha uzun yazışmak dileğiyle, esenlikle kalın!“

Tekrar aldığı sayfaların arasına yerleştirdi. İş arkadaşına kim ararsa arasın bağlama bana. Elimde bir yazı var onu bitireceğim “

“Olur” söycüğü yerine başını salladı iş arkadaşı. Yarım saat sonra bir tas kahve ile odasına girdi.“

Kahveyi alırken iş arkadaşını süzdü.

„Güzel kadın. Sakin. İşini bilir. Saygılı. Güler yüzlü. Ama nedense, ben hiç yakınlık doymuyorum bu kadına. Acaba haksızlık mı ediyorum?“ diye düşündü.

„Bir şeymi söyleyecktiniz?“  diye sordu, durduğu yerde.

„Elbet, kahve için teşekür ediyorum. Senden ricam, bugün girmeyin odama. Bir şey istiyecek olursam, söylerim.“

“ Baş üstüne efendim“ dedikten sonra usulca kapıyı çekti ve ayrıldı.

İki kitabıda bir içim su gibi okudu. Notlar aldı. O gün akşamlayın evde de odaya kapandı ertesi sabaha kadar o kitaplarla ilgili bir kısa yazı hahazırladı. Sabah kahvaltısına ekmek almak için fırına giderken onu postaya verdi.    Yazı gazeteden çıktıktan bir kaç gün sonra. Bir teşekür mektubu aldı. İşinin çokluğundan dolayı bir şeyi masasında tutma olanağı olmamasına rağmen gelen bu kitaplar ve mektup masasında günlerce kaldı. İşe gelir gelmez kitabı eline alıp fotoğrafı bir okşuyor ve ardından bir şiir okudukdan sonra işe başlıyordu.

Hani şu Münüsterland yöresine  “Yağmur eyaleti”  diye adlandıran ne kadar akıllı ve haklıymış “ diye düşündü. Kentin üstüne bir boz sisi çokmüştü. Bu yetmiyormuş yapılacak bir sürü iş kuyrukta bekliyordu.  İş arkadaşları yalnış üstüne yalnış yaptığı için işler azalmıyor dahada yığılır olmuştu. Bu nedenle canının çok sıtkın olduğu bir anda sekreteri mektupları getirdi, masasına bıraktı. İlk açtığı zarfın içinde Alp dağları’nın eteğinde bir köylü çiftin tarladaki çalışmasını konu edinen bir posta kartı  çıktı. Karta bakınca düşüncesi çocukluk annılarına kaydı.

„Şimdi ne kadar özlüyorum o günleri. O zaman doğanın güzelliğini. Doğal suların, doğal yiyeceklerin insan sağlığı için önemini kavramıyorduk. Kışın kar iki metre yüksekliğine kadar düştüğü oluyordu. Isı eksi 30 dereceye düşüyordu. Yazın tarlada çalışmak da başka bir ızdıraptı sanki. Sıcaklık buğday tarlalarında 40 dereceyi aşıyordu. Nice yiğitler vardı orak dererken burnunda kan fışkırıp düşen, bayılan. Hele o yulafın, boy’un kurumuş haliyle dererken saldığı toza dayanmak kolay mıydı? Onun için bir an önce oradan kurtulmak ve kendimizi okullun bahçesine atmaya çalışırdık.

Bu cümleden sonra durdu. Masasında duran kahveden bir yudum aldı.  Yeniden tane tane kelimeler dudağından dökğlmeye başladı.

“Büyük abim hiç birimizi boş bırakmazdı. Herkese gece yarılarına kadar bir iş verirdi.

‘Boş duran, kötü düşünür, kötü işlerle uğraşır. Başka hiç bir şey yapmazsa, ya akrabaların, komşuların yaptıklarıyla, davranışlarıyla uğraşır, dedi kodu yapar veya bir biriyle boğuşur.’ derdi”

Annemiz 11 çocuk dünyaya getirmiş. İkisini yitirmiş.  Dokuz kardeş ve evli bulunan bürk abimizin ezi ve çocukları aynı binada yaşıyorduk.  Evin işlerini büyük abimiz yönetiyordu.Hepimize mutlaka iş vardı. Kimseye beş dakikalık bile boş vakit yoktu. Nedense hiç birimiz ona kızamazdık. Söylediklerinden dışarı çıkamazdık. Annem hepimizle ayrı ayrı övünürdü. Babamızın yokluğunu hiç duyumsamadık. Hepimiz için büyük abimiz babaydı. Hanımı anne. Zaten o yabancımız değildi, amcamızın kızıydı. Annemiz evin büyük annesi, dedesi, reisiydi. Her kes onu gelinleriyle bu kadar güzel anlaştığına şaşardı. Gelinlerimiz belki annelerini bile o kadar sevmiyorlardı. Annem sadece kaynanaları değil, arkadaşları, dert ortaklarıydı onların.”

Bu cümlenin ardından durdu. Masasının yanı başında asılı aile fotoğrafına baktı. Annesi bir kraliçenin tahta kuruluğu gibi kurulmuştu çocuklarınının, gelinl ve torunların ortasına. Her zamanki gülümsemesiyle bakıyordu.

“O göz yaşlarını bile gülümsebelerinin akasına saklardı. O anem olduğı için değil gerçekten bir melekti ve dünya kraliçeliğine layikti. O zaten onu tanıyan her insanın koruyucu meleği ve kraliçesiydı” diye mırıldandıktan sonra. Kahve tasının yanında duran su bardağına uzandı. Bir içimde bardağı boşaltı. Ağzını çebinde çıkardığı bir mendille koruladıktan sonra, gene konuşmasını sürdürdü.

“Hiç unutmam ilk okula yeni başlamıştım. Büyük abimle yengem arasında ne geçtiyse, abim elinin tersiyle yengemin ağzına çarptı. Onun burnunda muslukta fışkıran su gibi kan fışkırdı. O elini burnuna kapattı, içeriye girdi. Annam gördü. Sordu. Abimin çarptığını küçük kardeşim söyledi. Ekmek pişirilen ocağın yanında bir meşe odunu kaptı,yürüdü, abimin üstüne. Başladı onunun sırtına, kıçına var gücüyle vurmaya. “

O bunları karşısında duran birine anlatıyordu sanki. Başını kartpostal’dan kaldırdı. Dışarıdan boz bulutlardan rüzgarın alıp camlara çarptığı yağmura  baktı. Kafasını salladıktan sonra gene konuşmasını sürdürdü.

“Annemin ilkez bağırdığına tanık olmuştum. Onun sesiyle bütün bina çatırdıyordu sanki

‘Bu sülaleden bu güne kadar kimse kadına el kaldırmamıştır. Sen de mi yobazlaştın, hangi şeytan sakkallı hocadan ders aldın. Ben gelinlerime dokunana südümü helal etmeyeceğimi söylemedi mi size?“ diye bar bar bağırdı. Abim sadece kafasını korumaya çalıştı. Gene yengem dayanamadı. Girdi araya, aldı sopayı anamdan. Sonra ikisi bir birine sarılıp ağladılar. Hıçkıra hıçkıra… Abim’in, benim ve küçük kardeşimin de gözleri dolu dolu olmuştu…

Bütün köylü onun muhtar olmasını isterdi. O ne devlet mühesesini severdi. Ne de başkasının işine burnunu sokmayı.

‘Herkes kendi evinin muhtarı olsun. Çocuklarını yetiştirsin. Bugün ki işini yarına koymamayı öğretsin. O zaman ne bu köyün muhtara, ne de bu memleketin bir başbakana ihtiyacı kalır.’ derdi.”

O annesini yitireli tam  onaltı yıl olmuştu bu anılarının tazelenmesiyle gözleri boğulandı. Çalışma masasının baş ucunda asılı fotoğrafına baktı ardından gene kelimeler tek tek döküldü dudaklarından.

„Annem sadece yiğit ve akkıllı bir kadın değildi. Aşırı da güzeldi. 84 yaşındayken bile buğday sarısı saçları dökülünce omuzuna yeşil ile mavim arasında bir renkte oluşan gözleri yıldızları kıskandırırdı. Güzellik yarışmasına katılmış, daha 40 yaşına basmamış kadınlardan bin kat daha güzeldi. Anem olduğu için değil, gerçekten öyleydi. Hele bir de ata binişi vardı. Aşiretin en yiğit en çok sevilen adamı Kalı Hodelerin Alo’su yanı büyük dayım öğretmiş ona biniciliği ve nişancılığı. Her şeysiz olurdu, ama annem de  Alo dayım gibi atsız ve silahsız olamazdı. Onlar onun iki can yoldaşıydı. Kalender abim nişancılıkta ve ata binmekte yörenin ve aşiretin en saygı değeri olan Alo dayımın ve Mustafa Amcam dan daha üstün olunca artık Alo’nun ve Mustafa’nın yeğeni denilmesi yerine Kalenderin Dayısı ve Amcası denilmeye başlayınca annem kendisi artık katılmadı, düğünlerden at yarışına ve nişan atışlarına. Amcam ve dayım övünüyorlardı

yeğenleriyle. Büyük abimin ağırlığına, Kalender abimin zekasına, gücüne. Özellikle de Aşiretin en iyi atıcısı ve ata binen suvari oluşuna. Özellikle o civarın en yakışıklı delikanlısı olan dayım Hüseyin olur olamaz her yerde ‘Malatya yöresinde onun kolunu bükecek yiğit zor çıkar’ diye övünürdü.

Bu kadar abartmasının nedeni abimle bir ikiz kardeş gibi benzerlikteleriydi.”

Telefon zilli çaldı, gönülsüz aldı. Karşıdakinin sorularına yanıt vermedi, sadece bir randevu vererek kapattı. Elindeki Posta kartında bulunan ekin deren köylü çiftine bir daha uzun uzadıya baktı.

„Toprak işçiliği zor olmasa, verdikleri emeğin karşılığını alabilseler, insanlar bu kadar yığılır mı kentlere“ diye mırıldandı ve çevirdi kartı, arkasındaki yazıyı okunaya başladı:

“ Bahar sabahından Merhabalar…

Ama ben sana bir hasat kartı gönderiyorum. İşte benim yaşadığım yerlerin şiirsel yaşamı. Şiirin için çok güzel. Dergiye postaladım. Yeni şiirler göndereceğim sana.

Sevgiyle, esenlikle kal!“

iki üç kez aynı cümleleri okudu.

„Sende esenlikle kal, Alp dağlarının ala geyiği!“ diye mırıldandı. Kalktı o kartı iş yerindeki çalışma masasının yanına duvara astı. Gerçekten kitabın arkasında bulunan Fotoğraf ve yaşam öyküsü dışında tanımıyordu onu. Bir ala geyik gibi çevik, sütun gibi bir yapısı, selvi gibi boyu mu vardı, gözleri ala mıydı, yoksa sadece yüzü güzel, kısa şişman, bir yağ tulumu gibi bir yapısı mı vardı. Bu tür soruları aklına bile getirmemişti. Onu Alp dağların ala geyiği olarak tanımladı. Daha sonra bunları düşününce uzun uzadıya güldü.

„İşte falcılık da böyle bir şey olsa gerek, Veya benim düşümdeki kadın bir ela geyik…“

Bu sözlerin ardından „eh boşuna dememişler ya ‘insan ellisinden sonra çocuklaşır.’ Her halde çocuklaşmaya başlıyorum…“

O karttan esinlenerek ona şu dizeleri yazdı ve faxladı.

„Yıldızlı gecelerde alev alev

Yanan yüzün kıpırdanışını görüyor

Ve  kokunu aldım bu hasattan

Yeşerdi umudum

Gözlerimden bin parça renk

Beslensin diye şafaklar

Düşlerle örtülü dünyada

Beyazlanırken gece

Yelle kokusunu verir çiçek

Sarmaş dolaş olsun diye sesler…“

 

Oysaki hiç bir şiirini hemen postalamazdı ne bir yayın evine, ne de bir yakın dostuna.

Aradan iki gün geçmeden gene bir mektup aldı. Bu bir mektup değil suluboya ile yapılmış bir çiçek resmi ayreten içinde Nergiz ve Erguvan çiçekleri vardı. Baharda ilk açan çiçeklerin kokusunu içine çeker gibi sindire sindire içine çekti, onların kokusunu.

Bu bilinmez bir sevda korkusu muydu, bir taze çiçek kokusu mu, yoksa sevdiği birine , çocukluğuna, yurduna duyduğu özlem kokusu muydu ayırd edemedi…