HAVADA KAR UÇUŞUYORDU

Dışarı da bir kuşun vücudundan dökülen tüyler gibi havada uçuşarak yere iniyordu kar . Tıpkı ardından iz
brakmayan sözler gibi yere iner inmez eriyordu.
Ben yanan odunlardan yükselen alevlerle odayı aydınlatan şöminenin önüne oturdum. Elimde Max Apple’nin “Büyük Babam, Yaşam ve ben“ adlı eseri vardı. Sakine rüzgar gibi daldı odaya ben Mutfakta işe dalmışım sende kitaba dalmışsın. Neredeyse haberler bitecek’ dedi ve masada TV yönlendiricisini kaptı, parmakları hızla tuşlara gitti. Haberler açıldı.
Ekranda gündemde düşmeyen, sürekli medyada düşmek istemeyen bir Lider vardı. Meclisteki bir oturumda konuşuyordu.
Etine dolgun biri kalktı kravatını ve ceketinin yakasını düzelterek sordu:
“Efendim oğlunuz oldukça genç bir öğrenci. Yaşamında hiç bir yerde çalışmadığını biliyoruz. Oldukça yüklü bir parayla bir gemi aldı. Bunun kaynağını bize ve ülkemizin halkına açıklar mısınız“ dedi.
Konuşma kürsüsünde bulunan Lider elini hırsla uzattı. Siz tekrar Nazi dönemini canlandırdınız. Önce bu Nazi döneminde beter olanzaralar açtınız, önce açtığınız yaraları kapatın, sonra odama gelin size odam da çocuğumun nerden para bularak bir gemi aldığını anlatırım” diye bağırdı.
Öbürü tekrar yerinde kalktı, bağıranlara doğru kollarını uzattı, avuçlarının içini yere doğru açarak “Lütfen susar mısınız?” dedikten sonra Kürsüde hiddetle halen bağırarak konuşan Lidere seslendi:
“Bey efendi binlerce köyün bombalanarak yerle bir edilmesinin, bu ülkenin doğal bir zenginliği olan mağaraların, yaylaların ve ormanların bombalanarak yok edilme emrinin altında bizim değil, sizin imzanız var. Bizim mi yoksa devlet yönetimini elinde bulunduran sizler mi ana diliyle konuşma ve eğitim hakkı isteyenlerin bombalanarak yok edilmesi için orduyu görevlendirdi ve yasalar çıkarttı?
Salonu yöneten bu sorunun karşısında şaşırdı. Kendisi de Liderin adamıydı o söz edilen zasaların altında onunda imzası vardı. Bir ter zürüdü tüm vucudu titremeye başladı. Çebinde çıkardığı mendil ile alnını ve gşksğnü koruladı. Ardından her ki konuşmacıyı gözden geçirdi. Hem kendisini TV. ve Gazetecilerin önünde korumak hem de kendisine o makamı sağlayan lidere destek olmak için muhalif olana yöneldi:
Elli titriyordu, dilli şişmiş kendisini boğacaktı sanki. Zorla mikrofonu kendisine doğru eğdi, belini eğerek mikrofona ağzı değecek kadar yaklaştı. Ardından “Bey efendi, her şeyi bir birine karıştırmayın. Oturun yerinize. Ağyınızda bir cümle daha çıkarsa sizi polis gücü ile salonda çıkartırırım, bir daha bu salona sokturmam“ dedi.
Şbürü salonu yönetenin söylediklerini işitmemezlikten geldi. Lidere ard arda sorular sordu.
Lider karşıtının sorulana cevap veremiyordu. Hele oğlunun bu parayı nerede bulduğuna ek olarak bir başka konuşmacının sorduğu sorular onu iyice çileden çıkardı. Burnunda ağzından akan ses mazotlu eski bir arabanında çıkan eksoz sesine dönüşmüştü sanki.
“Oğlunuzun bu servetinin bir kaynağı olmalı, Siz ayakkabı boyacılığından gelerek ülkenin en kalabalık kentin belediye başkanlığına otururken büyüyen servetinizin kaynağı sorulduğunda, oğlunuzun sünnetinde dostlarınızın hediye ettiği kilolarca altından oluştuğunu ifade etmiştiniz. Ama oğlunuzun sünnet olmuş çocuğu da yok. Şimdi bu servetin kaynağı nereden?”
O bu soru ile artık o ülkenin, o parlamentonun lideri olduğunu da unutacak kadar psikolojik yapısı alt üst oldu. Sorulan soruları ne anlayabilecek nede yanıtlaya bilecek durumdaydı. Bu sorulara bir yanıt bulamamanın çaresizliği onu iyice çıldırtıyordu. Elinde gelse o an, o salonda bulunanların hepsini ateşe atmaktan bir an bile tereddüt etmeyecek gibi bir hali vardı.
„Ah, hakimiyeti elle geçirir geçirmez bunların yaşadığı bölgenin hepsini bunlarla bitlikte yakıp kül etme emri vermiş olsaydım. Şimdi bunları yaşamayacaktım…” diye düşündü ve başını salladı.
Karşıtlarından bir bayan onun o öfkesini daha da körüklendirmenin zevkini yaşamak istiyordu. Bir soru da o ekledi.
“Efendim siz yandaşlarınıza seslenirken ‘Bu insanlara kömür vereceksin, çay ve şeker vereceksin. Yetmezse yılda bir kaç kiloda bulgur veya pirinç vs vereceksin. Bakın o zaman bu ülke uçar uçar’ demiştiniz. Bu ülke uçmayacağını hepimiz biliyoruz. Yer, gök yerineden bir yere uçmaz. Ama insanlar açlıktan dalından kopmuş bir yaprak haline gelmiş, yoksulluk içinde. Yaşamları uçacak. Siz bu bir kaç çuval kömür veya bir kaç kilo yiyecek yerine bu ülke insanlarına neden çalışabilecekleri bir iş yeri yaratmadınız ve Liderliğini yaptığınız belediyelerden bunu istemediniz?“
Orada bulunan gazete ve TV. gibi medya mensupları da bu farklı sorular karşısında önce şaşırdılar. Sonra bazıları kendilerinden cesaret buldular. Hemen Kürsüden inen Liderin önüne geçtiler. Ceketlerin önünü kapattılar. Mikrofonu uzatırken elleri titredi, dilleri dolaştı. Korkudan mıydı yoksa farklı sorulardan alacakları bugüne kadar alınan yanıtlardan farklı yanıtlar alacaklarının heyecanından mıydı elbette onlardan başka birinin bilmesi mümkün değildi.
“Efendim size sorulan sorular hakkında bir şey söylemeyecek misiniz ?“ dedi TVç habercisi genç bir bayan. “Bu başı bağlı olmayan Mahlukta nereden çıktı” der gibi nefretle baktı ona Lider. Yolunda yürümeyi sürdürdü. O bayan gazeteciden cesaret alan genç biri soruyu tekrarladı.
“Efendim bu soruların bir yanıtı yok mu?”
Lider elinde ki dosyayı sallayarak bana yol verin anlamında bir hareket yaptı. Soruyu soranın yüzüne bakmadan konuştu:
“Ben onların sorusunu yanıtladım”
“Nasıl yanıtladınız efendim?” dedi tanınmış orta yaşlı bir gazeteci.
“’Ya Seveceksin, yada pallını pırtını toplayıp bu ülkenin topraklarından gideceksin.”
“Bu muydu efendim yanıtınız?”
“Sabır ver ya Tanrım! Kulaklarınız neredeydi. O bana çocuğumun satın aldığı gemiyi sordu. Bende odama gelin, seninle baş başa konuşalım. Nasıl aldığını anlatırım, dedim. Hapsi bu kadar. Ya bu düzene uyum sağlayacaklar, sevecekler veya çekip gidecekler.”
“Nereye gidecekler efendim?”
“Nereye gideceklerse. Onu ben bilmem onlara sorun!..”
Bayan gazeteci gene araya girdi.
“Bedava dağıtılan kömürün hem havayı kirlettiği, hem de zehirleyici bir gaz saldığı için kullananların sağlığına zarar verdiğini sağlık uzmanları iddia ediyor. Ayrıca neden iş yeri değil de ”sadece yiyecek ve yakacak yardımı’ diye sordular, bu sorulara yanıt yok mu?
“Bu kadın mutfakta kocasına, çocuklarına hizmet edeceği yerde, buraya gelmiş insanların aklını karıştırıyor” diye düşündü Lider. Döndü bayan gazetecinin yüzüne bakacak ve düşündüklerini söyleyecek oldu.
Sonra bütün karşıtlarının eline bu cümlenin büzük bir fırsat vereceğini şeytanları kulağına fısıldadı sanki.
Bu cümleyi zorla yutkundu. Yürürken konuştu.
“Ne yapacaktık yanı, Kömür dağıtmayıp da, bırakacaktık bu kış günü insanlar donsun mu?”
“Efendim yıllardır bu ülkeyi yönetiyorsunuz. İş yeri yaratmış olsaydınız, bu insanlar çalışırdı ve ömür boyu kimseye muhtaç olmadan yaşama olanakları ve ülkenin de kalkınmasına katkıda bulunmuş olmazlar mıydı?”
Yoluna devam eden Lider mırıldandı.
“Bu kadın kendisine devrimci diyen komünistlerin gazetelerinde çıkan yazıları alıp soru haline getiriyor. Kendilerine bir sürü iş verdiğimiz gazete sahipleri bunu ne diye buraya yolluyorlar, buraları karıştırmak için mi?. Bu çatımızın altında ne bizi, ne de kendi iş verenin çıkarlarını düşünüyor. Komünistlerin sözcüsü sanki. Boşuna dememişler kadın dediğin Şeytan gibidir, her şeyi karıştırır. Nerede buluyor bu soruları, bu düşünceyi, bu cesareti. Şu İslam rejimini bir başarsak da bu tür kadınların üzerine dört tane kuma gelse, anlarlar o zaman Anya’yı, Konya’yı. Elbette Allah’ın yardımı ile gelecek o günler, o zaman soru soran onlar değil, ben olacağım. Bu günlerin hesabını da Ulema adına ben soracağım…”
Sonra birden hasta yatağına ateşiler içinde kıvranırken bir an bile yanından ayrılmayan annesini anımsadı. Gözlerinin içine bakıyor ve “ Kadınlara dil uzatırsan sana verdiğim sütü helal etmem” diyordu. Hangi yöne çevirse annesinin yüzünü görüyordu sanki.
”Annem bir başkadır” diye mırıldandı.
Bugün yaşananlar tıpkı Max Appel’in romanında olduğu gibi bazen insan gülmekten bazen de insanlık adına utanmaktan, kızmaktan göz yaşlarının önüne geçemiyordu. Dünyada olanlardan habersiz şömine hallen alevlenerek ışığını odaya yayıyordu. Kalktım pencereyi açtım, halen beyaz tüyler gibi havada kar uçuşuyordu.
Kara yenik düşmüştü sokaklar, çatılar ve ağaçlar beyaza boyanmıştı…

25 Aralık 200