KARLI GÜNLER

Emine karyoladan doğruldu, pencereden dışarıya baktı. Lapa lapa yağıyordu kar. Her gün gözüne çarpan Kilisenin çatısında ki Horuzlu Haç

bugün başka bir şekil almıştı.

Bu hali kendisini kışgünleri tüm köyün çocuklarının birlikte yaptıkları kardan adamlara götürdü. Çocukken köy yerinde  kız erkek ayrımı bilmezlerdi.

Birlikte oynar, birlikte çalışır, birlikte türkü söylerleri. Bütün düğünler kış günü olurdu. Kol kola girip halay çekerlerdi. Her halayda erkek ve kızlar yer

değiştirirdi. Anılar bir tespih taneleri gibi ard arda dizilerek döküldüler.

“Ne kadar da güzel olurdu. Kışın düğünler, hele o kardan adam yapmalar. Kışın kar yağar yağmaz başlarlardı üçer beşer gruplar halinde yarışa,

kim kaç kardan insan yapacak ve en güzel heykeli kim becerecek. Duvarın dibinden toparlanarak sohbet ederken onları izleyen köyün yaşlıları

karar verirdi en güzel heykelin hangi gurubun yaptığına.

En güzel heykeli yapanlar mutlaka ödüllendirilirdi. Köylerinin ‘Kardanlı “ adı buradan geliyordu. Ülke turizme açıldıktan sonra dünyanın her yanında

fotoğrafçılar kışın gelip  yüzlerce kardan adamı veya heykeli fotoğraflıyorlardı.

Geçen yıl köylerinin bu geleneksel çocuk eğlencesini TV’de görünce  çok duygulanmış sevincinden mi, hasretten mi nedenini bilmeden hıçkıra,

hıçkıra ağladığını anımsadı. Ardından kendi kendisine seslica kahkaha atarak güldü Selver. Yağan kara baktı. İçini çekti, yüreğinin derinliklerinde

bir sızı duyumsadı. Düşündü, kaç yıldır gitmemişti köyüne, hatırlayamadı.

Tüm çocukluğu bir filim şeridi gibi gözünün önünde geçerken kendi kendisine o anımsamalara parelel olarak konuşuyordu.

“Köyde  ekonomik durumu en iyi olan Emirxanların Kürdo’ydu. Son yedi karın boyunca hep ailede tek çocukları olmuştu. Bu nedenle arazileri

bölünmemişti. Kürdü’nun iki oğlu vardı. Halil biraz aptalcaydı. Ama Ali çok akıllı ve tatlı bir çocuktu. Ben hep küçükken onunla oynamayı sık sık

folklorda aradan çıkıp onun ellerinde tutmayı çok istiyordum.”

Başını kaldırdı ,  gözleri dolaşan bir kara sineğe takıldı.

“Bu kış günü hastahane odasında kara sinek mi olurmuş” dedikten sonra gözleri duvarda ki  İsmail Çoban’ın  resım tablosuna takıldı. Onunla

konuşuyordu sanki.

“Büyüdüğümde Ali ile evleneceğimi söylüyordum. Annem saçlarımı okşar gülerdi.”

Selver annesinin sesini talkit etti.

“Hele Selver kızım bir büyüsün. Bu güzelline güzellik katsın, o zaman ben onu istediğine  verir ve yedi gün, yedi gece düğün şenliği düzenlerim.”

Bulutlanan gözlerini sildi. Canı bir sigara istedi. Ancak Doktor’un  ‘sigara sana zararlıdır, bırakmalısın’ dediği günden bu yanı iki yıl geçmiş bir tek

sigara yakmamıştı. Ama şu an bulsaydı hemen yakarak dumanı ciğerlerinin derinliklerine kadar çekecekti. Çekmecesinde sigara olmadığını bildiği

halde açıp kapattıktan sonra konuşmasını sürdürdü.

“Babam göz kırptıktan sonra anama, kolumdan tutar beni dizine alır, ’şen ola, düğün şen ola’ türküsünü söylerdi. Hele de onun anemle birlikte

‘berde Lavko, destimi berde” türküsünü söylemeleri tüm aşiretin diline destandı sanki.

“Ali ile aynı sırada oturuyorduk.İlk okul beşinci sınıftaydık. Bir gün  başına elini götürdü. ‘Başım! Başım!’ diye bağırdı. Hemen onu şehre götürdüler.

Beyninde ur varmış, patlamış. Kurtaramadılar. Bugün ki olanaklar olsaydı mutlaka yaşardı. Ben fırsat buldukça kır çiçekleri toplar, götürür mezarına

bırakırdım. Onu bir ben, bir de annem bilirdi.”

Etrafına baktı, gözleri sanki annesini arıyordu.Bu son cümleden sonra gözleri açılmış iki musluk gibi akmaya başladı. Yastığının üzerine serdiği

havluyu aldı, gözlerini kuruladı.

Çocuk yaştan beri kafası hep terlerdi. Bu nedenle ona âdet olmuştu sürekli yastığın üzerine bir havlu sermek. Göz yaşlarını silerken havluyu kokladı.

Duvardaki tabloda  kocaman el ve ayaklı  insan resim  birden köyün en yaşlı çalışkan biraz sağ ayağı üzerinde aksayan, ama çok bilge biri olan

Koroların Xinto olmuştu ve  “konuş, konuş yeğenim seni dinliyorum!“ diyordu sanki. Gözlerini tablodan kaçırmak istedi, beceremedi.

Yeniden kekeleyerek başladı konuşmaya.

“Köyde terim kekik kokardı. Gül kokardı. Burada çürük biber gibi kokuyor. Bu ülkede, bu koca şehirlerde herkesin teri pis kokuyor. İnsanın genzini yakıyor,

midesini bulandırıyor. Yaz günü otobanların çok kalabalık olduğu zaman pis bir mazot kokusu siner insanın giysilerine, saçlarına. Bu koku gül, nergis,

yasemin kokusunu bile bozar.

Bu araba eksozundan çıkan duman  sadece insanın terine sinmekle kalmıyor, içine işliyor sanki.”

Yatağın bitişiğindeki komodinin üzerinde uzaktan TV yönlendiricisine aldı. Bastı düğmeye haberler vardı. Londra’nın bir Metrosun da bir bomba patlamış,

bir yolcu hafiften yaralanmış. Avrupanın liderleri bu işin arkasında ‘ İslami teröristler var’ diye açıklamalarda bulınmak için sıraya girmişti.

Birden bir kaç gün önce Irak’ta tek bir günde bir intihar saldırısı sonucu tam yüz on yedi kişinin yaşamını yitirdiğini anımsadı. Hemen kapattı TV’yi,

gözlerini TV’den ayırmadan sesini yükselterek konuşmaya başladı:

“Tek bir günde yüz on yedi kişi paramparça oldu. Namaza giden masum sivillerdi. Sadece bir kaç cümleyle geçiştirdi bunu TV kanalları.

Gazetelerde de aynı şekilde iç sayfada küçücük bir haber olarak yer vermişlerdi

Londrada olunca AB’nin ider kadrosu TV  programlarına koşmuşlar. Bu ne biçim insanlık? Bu ne biçim çifte standart? Diyelim ki Batılının işine öyle geliyor.

Onlara göre ‘Irak ‘Barbaristan’dadır. Orada ‘Asyalı barbarlar’ şiddetle yaşar.  Asya şidete alışıktır. Normaldir.’ Ama Batının medeni dünyasında birinin

burnu kanasa yayın organların ilk sayfasında kocaman Pontularla haber olarak yer alır. TV ekranlarının baş haberi olur. Batının kafatascısı olaylara

böyle yaklaşıyor. İyi de, ya bizim Medyaya  ve siyasetçilere ne oluyor? Hani komşuyuz Irak ile onların söylemiyle şu ‘Barbaristan’la, orada patlayan

her bombanın sesini duyacak kadar yakın komşuyuz. Akrabayız, kız almış, kız vermişiz… Üstelik orada ürüyen şidet, bizim toprakları da vuruyor.

Bombalar, mayınlar, cenazeler , yüreğimizden kan akıtıyor. Öyleyse gerekçesi nedir, bunca duyarsızlığın? Kim bana açıklaya bilir, Londra’da

metroyu bombalayan canlı bombayla, Irakta Felluce’yi bombalayan, bir günde yüz on yedi kişiyi öldüren işgal askeri arasındaki farkı?

Birininkine ‘bireysel terör’ demiyelim haydi ‘örgüt terörü’ diyelim. Ötekine de ‘devlet terörü’ denilmez mi? Terör ve işgal insanlık suçu, bir yaşam

biçimi olmamalı… Lanet olsun! Lanet olsun!..”  Bu cümlelerin ardından başını salladı.

Var gücüyle bastı uzaktan TV yönlendiricisine kapattı proğramı. Uzun bir ağıt tuturdu, güzel sesi odasınının kapısından ara salona  doğru aktı.

Ardından uzandı baş ucundaki çekmeceye. Orada çocukluğunun geçtiği köyün fotoğrafı vardı. Almanya’ya işçi olarak gelirken beraber getirdiği

tek fotoğraftı. Köyün öğretmeninde almıştı.

Onu hiç yanında eksik etmezdi. Fotoğrafa önce doyasıya baktı, üç kez öptü ve götürüp anlına dokundurdu. Gözlerine yeniden bulutlar yüklenirken mırıldandı.

“Taşına, toprağına kurban olayım! Kopardılar beni senden. Çok özledim. Bu yataklara, hastahaneye düşüşüm sana olan hasretimdendir…”

Fotoğrafta bulunan her eve tek tek mikroskopla inceler gibi baktı. Duvarlarında, pencerelerinde, kapılarında saklanmış bir giz arıyordu sanki.

Her biri için ayrı ayrı onlarca değil yüzlerce anısı olduğu ayrımına vardı. Köyün en üst başında görünen sürekli  saman sarısı taşlarla göze çarpan

evin duvarlarına gözleri takıldı.

“Çerçilerin Bozo Dede’nin evi. Armexanların Kürdo’nun oğlu Ali öldükten sonra hep o evin gelini olmayı düşlemiştim. Oysa onalardan yaşıtım olan biri yoktu..

Halen çözemedim, o evde beni çeken bilinmez bir giz vardı. Çerçlerin Bozo Dede en azınde 80 yaşında bir ihtiyardı. Hepimiz ona “Bozo Dede” diye hitap ederdik.

Biz geceleri tavuk yavruları gibi onun etrafında toparlanırdık.Gözlerimiz kapanıncaya kadar ondan çocuk masalları dinlerdik. Hiç yorulmazdı, masal anlatmakta.

Aynı gecede bazan aynı masalı iki üç defa  tekrarlamasını isterdik, hiç itiraz etmez, tekrar anlatırdı. Kim benim anlattığım masalı üç gün sonra bana yeniden

anlatırsa, benden bir hediye alacak derdi. Yarışırdık. Kimine kendisinin sögüt veya kavak ağacından yaptığı bir düdük hediye ederdi, kimine çebinde çıkarır

bir avuç şeker, kuru üzüm veya leblebi verirdi. Nedense hiç bir şekerleme veya leblebi, Bozo Dede’nin verdiğinin lezzetini vermezdi.

Ne yazık ki Bozo Dede ile ilgili bir tek fotoğrafımız bile yok. Torunlarına yazdım Fotoğrafı varsa, bana bir tanesini Fotoğrafçıdan kopyalayarak göndermelerini

rica ettim Yanıt gelmedi. Bu demektir ki onlarda da yok.

Babamın da tek fotoğrafı var. Askere giderken çektirmiş. Eskiden kimse Fotoğraf çektirmeyi bilmezmiş. Sadece askere giderken zorunlu bozbulanık saçı

makinaya verilmiş bir fotoğraf çekilirmiş…”

Babasını askerlik fotoğrafından esinlenerek çizdirdiği fotoğrafı baş ucundaki masanın çekmecesinden aldı öptü. Uzun uzadıya baktı.

“Canım babam, nasıl da takılırdın, bizim Muhtar amcaya.“

Ince parmaklarıyla fotoğrafta babasının yüzünü okşadı. Tekrar öptü. Sonra ona bakarak sürsürdü konuşmasını.

“Siz bakmayın, bizim Abbas  Muhtarın öyle Çavuş elbisesiyle şu duvarda asılı duran fotoğrafına. Ben askerliğinin bitimine üç ay kala yanına, alaya gittim.

Bizim oğlanın üstündeki elbisede  yüzden fazla yama vardı. Potini de on yerden yamalıydı. Omuzunda, kolunda ne çavuşluk, ne onbaşılık şilti vardı.

Bir de öyle korkaktı ki hiç sormayın. Orada bizim dille hal hatırını sordum.

Bizim Abbas bir av tazısı gibi fırladı. Elini bastı ağzıma. Az daha boğulacaktım. Başladı hırıldamaya. ‘Sus ulan, sen beni burada nezaratta attırıp çürüteçeksin.

Bizim Astsubay’a Kürtçe konuştuğumuzu iletirlerse vallahi bitirir beni. Askerliğimi yakar. Kardaşım  burası Asker ocağı Kürtçe veya başka bir yerel dilden

bir kelime söylersen yandı çıran’.  Bunları demekle kalsaydı iyi. Konuştukça  tüm gücüyle basıyordu ellerini ağzıma. Az daha boğuluyordum, koca ellleriyle

kapatınca ağız ve burnumu.”

Burada durdu, saçlarını arkaya attı. Bir daha öptü babasının fotoğrafını. Sonra sözünü sürdürdü Selver.

“Muhtar hiç sesini çıkarmaz gülerdi. ‘Ne yapalım Mamo, Anadilimiz orada da yasak, burada kendi köyümüzde de, bir tek öğretmen işte çocuklarımıza

yasak koyuyor. Karşı çıkabiliyor muyuz?’ Fotoğraf meselesine gelince, o zaman her asker şehre indiğinde fotoğraf çekerdi. Fotoğrafçı temiz bir onbaşı

veya çavuş çaketi verir öyle çekerdi.  ‘Yakınlarınız görsün, mutlu olsunlar’derdi. O da bir anı değil mi? Bu cümleden sonra cebindeki gümüş sigara

tabakasıni çıkarır, içinde hazır sardığı bir sigarayı aldıktan sonra ortaya sürerdi. Sonra hep birlikte gülerlerdi.”

Babasının fotoğrafını usulca aldığı yere bıraktı. Tekrer köyün fotoğrafını aldı. Hastabakıcı kapıyı çalmadan elinde kahvaltı tepsisiyle içeri daldı.

Selver suç üstü yakalanmış gibi hızla çekmeceye atmaya çalışırken fotoğraf elinden fırladı, düştü yere. Hastabakıcı gülümsedi. Tepsiyi bıraktı,

yerden fotoğrafı aldı ve baktı.

“Oh çok  eski evler, tarihi bir yermiş. Böyle yerlere gidip fotoğraflamaya bayılırım. Arşivimde böyle yüzlerce yerin fotoğrafı var. Neresi bura?

Kaç yüz yıllık bu evler?”

Bu sözler üzerine Selver rahatladı. Derin derin iç çekti.

“Doğduğum, büyüdüğüm köy.”

Kadına bakarken “Bu bir hastabakıcı değil, bir melek sanki. Nedense buna ilk gördüğüm andan beri çok canım kaynadı” diye düşündü.

Hastabakıcı onun düşüncelerinin önüne geçti.

“Haydi  ilaçlarını düzenli al, bir an önce iyileş, benim izinimde birlikte oraya gidelim” dedi.

“Ne iyi olurdu, ben oraya gidemem hiç. Hangi yüzle gideceğim? Gidip Mustu’ma senin sevdiğin Selver, çocukların annası, yıllarca canını

pazarlayarak, para kazandı mı diyeceğim?”  diye mırıldandı.

Başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Hasta bakıcı, onun söylediklerini anlamadı.

Böyle gözlerinin iki çeşme oluşuna şaşırdı. Onun yanına oturdu. Sakinleştirmeye çalıştı. Soğuk bir rüzgar hem odada, hemde dışarda esmeye başlamıştı.

Çatılardaki karı rüzgar savurarak aşağı salıyordu. Kilisenin çatısındaki horoz sanki yeniden ötmeye hazırlanıyordu…