Namus Meselesi

Hava çok soğuktu. Kar insan boyundaydı. Yaşlılar sobanın başına toplanmış kırk, eli yıl önceleri olan kışların daha güçlü olduğunu ve damların kardan kaybolduğunu anlatıyorlardı.
Yaşlıların gelişen teknik nedeniyle doktora, ilaca, elektiriğe, yola vasıtaya kavuştuğuna sevinmediklerine hep o eskiden yaylalarda yaşadıkları çadır hayatını, at, eşek ve katıra bindikleri
günleri özlemelerine bir türlü akıl erdiremiyordu Hasan.
Ama kendiside orta okulda sonra gittiği Avrupa’da çocukluğunu geçirdiği bu köyü özlememiş miydi?
Şimdi on beş yılını geçirdiği o Avrupa’nın lüxs dolu yaşamını özlemiyor muydu? Olan olmuştu bir kez. Bunları düşünürken kendi kendisine mırıldandı:
“Ne güzel işim vardı. Babamla aynı iş yerinde çalışıyordum. Annem ile kardeşim de aynı iş yerinde çalışıyorlardı. Bütün insanlar bize özeniyordu. Ne kadar da çok akrabalarımız olmuştu. Her gelen babama şöyle diyordu:
Hüseyin, birinizin aylık kazancıyla beyler gibi yaşarsınız. Geriye kalan üç kişinin aylığını bankaya atıyorsunuz. Bu aşağı yukarı senede yüz bin Alman Mark’ı eder. On yılda faiziyle bir milyon markı geçer. Siz çoktan yükünüzü tutmuşsunuz. Sizin yerinizde başkası olsa bu sermayle büyük işler yapar ve güzel para kazanırdı.“
Babasının sık sık „varlıklıya herkes akraba olur. Yoksuluk içinde yaşayınca kardeş bile kardeşe beş kuruş için düşman olur.“ Sözlerini anımsayınca, karşısındaki televizyon değilde babasıymış gibi konuştu:
„Baba, şimdi seni çok iyi anlıyorum. Bazı şeyleri anlamak için o ortamda yaşamak gerekiyormuş.“
Sonra gelen konuklara annesinin bol ikramlı bir sofra hazırlarken şunları söylediğini de anımsadı:
„Sizde çalışıyorsunuz, sizin de vardır bir kaç kuruşunuz. Bu memlekette herkes çalışıyor, herkesin az veya çok parası var. Sosyal dairelerden yardım alıp çalışmayanlar bile para biriktiriyor.“
Gelen misafirlerin hanımları hemen sözü kapıyorlardı.
„Hiç sorma anam, hiç söyleme, Bu devletin işine aklımız ermiyor. Biz eşek gibi çalışıyoruz vergi ödüyoruz. Sosyal sağlık, emeklilik ve işsizlik sigortalarını ödüyoruz. Bir kira yardımı istediğimizde red ediyorlar. Hiç çalışmayanların evini döşüyorlar. En modern dairelerden ev veriyorlar. Üstelik aile üyelerinin her bireyine ayrı ayrı bir aylık bağlıyorlar. Bu nedenle çalışmayanlar bizden daha çok artırıyorlar. Ama biz yapamıyoruz anam. “
Bir ekmek parası için yurdunu, yakınlarını bırakıp gelen insanların böyle, birinin öbürü hakkında yürüttüğü olumsuz düşünceleri üç kardeşin nasıl alaya aldığını düşündü. Elindeki sigaraden bir kaç nefes üst üste çekti, ağzına doldurduğu dumanı havaya doğru üfledi. Dumanın tavan yüzüne dağılışını izlerken sürdürdü mırıldanmasını:
“Babam tanıdıklarımızın akrabalarımızın bizi çok paralı görmesinden ve bu nedenle bize çok saygılı davranmalarından çok memnun oluyordu. Oysa toplasan yermi beş bin mark civarında bir parası vardı bankada. Bacısı, yeğenleri yakınları durmadan para istiyorlardı. Elbette anneminde kardeşleri ve bacılar ve onların çocuklarıda bırakmıyorlardı annem ile babamın yakasını.
Babam evin tek oğluydu birazda bünyesi zayıftı. En az altı oğlunun olmasını ve başkasının karşısında güç olmasını istemiş. Annem sadece üç oğlan dünyaya getirmiş. Ben ele, avuca sığmıyordum.“
Bu düşünceden sonra bir müdet daha Televizyonda gösterilen diziyi izledi. Kafasını salayarak daha anlaşılır bir sesle konuştu.
„Ailemizin hepsi Almanya’da ben buradayım. Demek boşuna dememişler, ‘insanın kendi kendisine yaptığı kötülüğü düşman yapamaz’. Ben yalnış iş yaptım. Cezasını çekiyorum.“
Hasan bunları kendi kendisine mırıldanırken durmadan tütünden sigaralar sarıp masanın üstüne atıyordu. Filimdeki bir bölüm ona İbo Dayı’nın karısı Fadime tezye’nin sözlerini anımsattı.
Nedense hiç unutamıyordu onun konuşmalarını:
Fadime teyze sık sık gelirdi Döndü’yü ziyerete. Bir gün İsmet ile bir kız arkadaşı içeri girdi. Fadime teyze çağırdı İsmeti kucakladı öptü.
‘İsmet, bu yanındaki ay parçası gibi kız kim?”
Döndü, sözü İsmet’den önce kaptı: “Kim olacak? İsmet’in sınıf arkadaşı.”.
“Olsun, oğlum erkek. Maşallah çok güzel yakışmış yanına.” Dedi Fadime teyze
Bu sözlerin ardından, çantasından bir mendil çıkardı, ağzını sildi. Sonra sözünü sürdürdü:
“Geçenlerde bizim Urfi’nin kızı bize geldi, utanmaz yanına da bir bir oğlanla almış. Dedim kızım bu kim? Tavuk gibi kıkırdayarak yanıtladı beni:
‘Sen de herşeyi soruyorsun hala. Kim olacak? Arkadaşım.’
Allah seni inandırsın. Kaptım oklavayı, dedim:
‘Kız şimdi senin de, arkadaşının da ağzına eşek boku doldururum.’ Oğlan bir kaçtı, hemde nasıl kaçtı bir görecektin. “
Öbür odaya geçecekti İsmet, geri döndü. Fadime teyzeyi kucakladı, yanaklarından öptü. Sonra “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit, diyorsun bana değil mi teyze” dedi İsmet.
Döndü, ikisini de tepeden tırnağa kadar süzdü. Fadime teyzeye göz kırptı. Fadime teyze onu yanıtladı.
”Aman kurbanın olayım İsmet’im. Erkeklere yakışır. Bizde sevgilisi olmayanı erkekten saymazlar. Yavrum geleneklerimizde, kızın arkadaş tutması ayıptır. Almanlar için ayıp yok yavrum. Bizde olsa kan akar. Üstelik de alıp bana getiririyor utanmaz.”
Televizyonda ki dizi de buna benzer bir konu işliyordu. Hasan kardeşlerini anne ve babasını özledikçe Almanya’da ki yaşantısı bir filim perdesi gibi gözlerinin önünde canlanıyordu.
Halasının kocası Kemal’da yanındaki sedire uzanmış Televizyonda ki bu diziyi izliyordu. Diş ağrısı nedeniyle sık sık elini çenesine götürüyor, çenesini bastırıyor, “Tö, tö” diye bağırarak tükürüyordu. Çektiği ağrıya ancak tükürmekle küfür edebiliyordu. Kemal’in „Tö, tö!“ tükürme anında bile televizyondan gözlerini de ayırmadığını saptadı. Bunun üzerinde düşündü.
„Kulakları duymuyor, konuşamıyor, ama adam resimlerden ve hareketlerden konuyu bir çoğumuzdan daha iyi anlıyor. Çok zeki bir adam.“
Kemal diş ağrısına artık dayanamayacak duruma gelmiş olmalı ki, kalktı alt katta gitti. Elalatleri çantasından karga burnu denilen penseyi aldı, geldi. Hasan’a uzattı dişini gösterdi. Çek bunu
diye elle işaret etti. O önce Kemal’in bu durumuna şaşırdı. Sonra yüreğine büyük bir acıma
duygusu indi. Penseyi aldı, masaya bıraktı. El işaretiyle Kemal’in sakin olmasını anlattı. Sonra cebinden bir paket çıkardı. Ondan birazcık toz gibi bir şey aldı, tütününe karıştırdı. Sigarayi sardı ve ona uzattı. Bir sigarade kendisi yaktı. Kemal aldı bir kaç nefes ard arda çekti. Damakları yavaş yavaş uyuştu, ağrısı kesildi. Öylece olduğu yerde uyudu. Elif mutfaktan geldi. Kocasının sedirde bir ölü gibi uzandığını görünce yavaşça konuştu.
„Yazık sedirde uyumuş. Kaç gündür diş ağrısından deliye dönecek. Çocuklarden biri gelmedi ki doktara götürsun. Hasan’ım, enişteni sen yarın doktora götür dişini çeksinler. Günlerdir acı çekiyor.“
“Dokunma Hala, Kemal amcamın üstüne bir yorgan ört, sedirde uyusun.. O bu gece rahat uyur.”
Bu sözlerden sonra halasına döndü, elini yere vurarak sırtını Kemal’in uzandığı sedire dayayarak yanıma otur işreti yaptı. Elif onun yanına çömeldi. Kardeşinin oğluna sevgi dolu bir gözle baktı. O elindeki sigarayı uzatarak seslendi.
“Kemal amcam bundan içti. Hemen uyudu. Al bir sigarade sen iç, rahat uyursun. Sen de uyu ki amcama gece bulaşmayasın. Adamı uyandırmayasın. Adam günlerdir uyumadığına göre canı seni çekmez. Uykuya ihtiyacı var.”
Elif gülerek yeğenine tükürdü. “Ulan utanmaz benimle böyle şaka yapma demedim mi?”
O halasının omuzuna başını dayadı, yüzünden öptü. Öbürü de onun saçlarını ovaladı. Kardeşim gibi gül kokuyorsun” diye mırıldandı.
Daha sonra kalktı, yavaşça kapıyı çekerken gene halasına takıldı.
“Ben gidiyorum. Kemal amcama karışma, Bugün canın istese de yanaşma. Yarın ondan sorarım. Eğer huysuzluk etmişsen vallahi her tarafa yayarım.”
Elif ayağındaki terliği ona fırlattı. “Utanmaz!” diye bağırdı.
Hasan dışarı çıkınca baçını kaldırdı gök yüzüne baktı. Kar yağıyordu. Dışarıda kar sesinden başka bir ses yoktu. Gidip yatağına uzandı, uzanır uzanmaz uyudu. Kalktığında güneş hayli yükselmişti. Aşağı indi çeşmeye kadar yürüdü. Gece yağan kar, yer yüzünü yeniden süt bayaza boyalamıştı. Çeşmenin başında biraz dikildi. Ağaçlardaki yapraklarının yeşilden bakıra kadar onlarca ton aldığını ilk kez görüyordu sanki. Bu inanılmaz manzaranın güzelliğini hiç bir resamın fırçasıyla ortaya koyamıyacağını düşündü.
Elini yüzünü çeşmeden yıkadı, tekrar eve döndü. Kavgaya tutuşmuş horuzlar gözlerine ilişti. Onların dövüşünü izledi. Sonunda her zaman ki gibi Yeter gilin horuzu dövüşten kaçtı. Onların dövüşünü çocukken yaptıkları kavgaya benzetti. Kendi çocukluğunu en güçlü horuza benzetti. ‘Bir kaçmaya başlarsan her zaman dayak yiyen olursun, bir daha kolay kolay gözünü açtırmazlar. Onun için kavgada öleceksin, ama kaçmayacaksın” diye mırıldandı, kan içinde kalan horuzun peşinden. Horuz kümesi giderken başından kanatlarından akan kan damlaları beyaz karın üstünde tek sıra halinde dizilmiş birer kırmızı elma gibi parlıyorlardı.
Bir akşam üstü Yeter’in kocası Hasan Usta bağırdı: ”Addaş, addaş gel, şu mangalı yak. Bugün birlikte içelim. Bana iki şişe rakı ve bir koyun budu geldi.”
Halasının kızları çok güzel bir sofra hazırladılar. O mangalda etleri pişirirken çaktırmadan sigarasını yaktı. Obürü geldi yanına, gülerek takıldı.
’’Addaş sen gizli gizli sigara içiyorsun. Amcana bir sigara uzatmıyorsun’’ .
’’Hasan amca, tüm paket canına kurban olsun. Senin yanında hiç içmemem gerekir. Ama bu zıkımı bırakamıyorum’’ diye yanıtladı. Alnında ter damlacıkları mangalda parlayan köz ile akşam güneşin saldığı ışınlar arasında birer beyaz mercan gibi parladı.
Cebinde bulunan tüm sigaraların içine o uyuşturucu tozunu katmıştı. Öbürü onun cebinden bir sigara çekti aldı, mangaldaki közle yaktı. Sigara tiryakisi değildi. Arada bir öyle canı bir içki, yanında da bir sigara isterdi. Eli ağır ama işini temiz yapan, her kesle uyum sağlayan bir duvar ustasıydı. Bir gelenekti o yörede iş bitiminde bir şişe içki, bir koyun buttu, bir gömlek, bir çift çorap hediye etmek. Bu hediye ev yaptıranın maddi durumuna ve gönül bonkerliğine göre değişirdi.
İki Hasan karşı karşıya oturup rakı kadehi tokuştururken küçük Hasan durmadan anlattığı fıkralarla tüm ev halkını güldürüyordu, o tozlu sigaradan ikişer tane tütürdüler. İkinci şişeyi Hasan Usta açtı. Küçük Hasan bardakları doldururken kümese dönen horuz gözüne ilişti. Süleymana dürttü:
“ Hala oğlu, koş sizin şu horuzu yakala, getir!”
O babasının gözüne baktı. Öbürü gürlüyerek konuştu.
’’ Hasan abin ne diyorsa, onu yap! “
O koşarak horuzu yakalamaya giderken sordu.
“Yeğen, bu koyun butu az mı geldi, horuzuda mı pişireceksin?”
Öbürü sinsi sinsi güldü. Başını salayarak hazır dedikten sonra. Önündeki rakı bardağını aldı Hasan amacamın ve Yeter halamın sağlığına “ dedi ve bardağı başına dikdikten sonra konuştu.
Kemal amcam gilin horuzu ile sizin horuz hemen hemen hergün kapışıyorlar. Sizin horuz kan içinde kaldıktan sonra kaçıyor. Hayvan doğduğundan beri kan içinde kalmaktan kurtulamadı.
Ben şimdi ona birazcık rakı vereceğim. O direk Kemal amcam gilin horuzuna gidecek onunla kapışacak ve kaçmayacak. Sonunda kaçan Kemal amcam gilin horuzu olacak. Bunlar böylece bir daha dövüşmeyecekler.“
Hasan Usta önce küçük parmağını dişlerinin arasına aldı, bir iki saniye kemirdi. Belli bir konuda düşünürken karar vermeden hep öyle yapardı. Sonra başını kaldırdı. Bardağını aldı, karşısındakinin bardağıyla tokuşturdu ve konuştu.
„Çok güzel bir düşünce. Bakalım bizim Diko ne yapacak?“
O bu horuza daha civciv olarak yumurtadan çıktığı gün Diko’ adını vermişti. Gerçektende öbür civcilerden farklıydı. Başını ve kuyruğunu hep dik tutuyordu. Bu nedenle o adı vermişti. Horuz olarak da köyün tüm horuzlarından önce öter ve tüm tavuklardan sonra kümese dönerdi. Kavga da yenilse de kendi başına bir diktatördü.
Süleymen Diko’yu getirdi uzattı, “al abi bunu da haklayın” deyince iki Hasan aynı anda konuştu: “Onu haklamayacağz, sadece kavgaya hazırlayacağız. Ve bir daha yenilmeyecek.”
Küçük Hasan ağzını açtı horuzun Hasan Usta önündeki rakı bardağını aldı, boşalttı Horuzun ağzına. Sonra balkondan attılar aşağı. Diko doğru Kamal gilin kümesine gitti. Obürü Diko’yu görünce fırlayıp çıktı dışarı. Diklendi. Hasan Usta horuzları elliyle göstererek konuştu:
“Bakın halk boşuna dememiş, her horuz kendi pisliğinde diklenir.”
Horuzlar kapıştılar. Gerçekten Yeter gilin horuzu bu kez kaçmadı. İlk defa kavgayı erken bırakan Kemal amca’nın horuzu oldu. Oysa o onlarca kez ‘ Diko’ nun tepesinden vurarak yere düşürdü. Ama o yerden tekrar kalkıyor ve saldırıyordu. Onları izleyenlerin hepsi “Kemal amcanın horuzu da herhalde Diko nun bu seferki tutarlılığına şaşırmıştır” diye düşündüler. Süleyman dayısının oğlunun omuzuna bir şaplak indirdi.
“Hasan abi bu fikrin bir, iki yıl önce aklına gelseydi, bizim zavallı Diko bunca zaman yok yere bu kadar dayak yemezdi.”
Hepsi için bu horuzların kavgası iyi bir eğlence olmuştu. Hasan eve döndüğünde Halalarının, akrabalarının da doğrusu bu bir kaç evlik kabileninin birbirine bağlılıklarını, konuk severliğini ve Kimliklerini ve geleneksel yapılarını korumuş olmaları üzerinde kafa yordu. Televizyonun girdiği yerde geleneklerin hızla yok olduğunu ama burada zerresini bile yerinden oynatamadığının gerekçelerinin neler olabileceğini, düşündü. Tüm okuduüu kiteplerı, izlediği filim ve haberleri anımsamaya ve bu kobuda bir ip ucu bulmaya çalıştı. Kendi kendisine mırıldandı:
“Toprak, toprak kuşaklar arası ılişkide de önem kazanır. Çünkü bu, onların, yaşama biçimlerinin en özgün yanıdır. Burada toprağa bağımlı olma kimliğinin tüm özelliklerini buluruz. Bu dağları armut elma, kaysı bahçesi haline getiren , her karış toprağı buğday, arpa, mısır ekerek değerlendiren yapı, onların toprağa olan tutukusundadır. Kışları çok soğuk, zayları oldukça sıcak olan bu bölgede kaygıları sadece geçimlerini sağlamak değil, bu ağaçları canlı tutmak, topraklarını renk renk çiçekli ve türlü türlü ürün veren alanlar olarak görmektir. Geleneksel yaşam tarzlarını bu tutkularına bağlayabiliriz. “ İnsan altın yapar, ama altın insan yapmaz” Altın sözleri onların bu üretici yanını ve insani değerlerini ortaya koymaktadir.” Diye düşündü.
Ertesi sabah Yeter gidip kümesin kapısını açtı, tavuklar çıktı. Baktı Diko uzanmış yere, başını kaldırmaya çalışıyor ama beceremiyor. Elini uzattı onu yerden aldı. Dünkü kavganın kanı başından kanatlarından kurumuştu. O yakalanması zor olan horuz ölümle penceleşiyordu. Başını kaldırma ve gözünü açma gücü yoktu. Kucağına aldı. Onun yaralarını, başını okşadı. Evin merdivenin önünde durdu, yukarıya kocasına bağırdı.
“Hasan Usta, Hasan Usta, bıçağı al, aşağı gel. Sen ile Amcanın torunu horuzumuzun götüne koymuşsunuz.”
Öbürü elinde bıçakla inerken. Vallahi biz birşey yapmadık, sadece bir daha dayak yememesi için, kavgadan kaçmasın diye yarım bardak rakı verdik. Sende gördün nasıl kendisine güvenle gidip Kemal gilin horuzuna saldırdığını. Üzülme avrat, bari dünkü dövüşte yenilmedi. Öylece öldü.“ Diye şaka yaptı. Karısı üzgün üzgün. Sanki amca yeğen iyi bir iş yapmışsınız gibi konuşuyorsunuz.
„Ne yaptığınızı biliyor musunuz? Rakıyla hayvanın çiğerlerini yaktınız. Bizim tavuklar Kemal gilin horuzuna kaldı. Tekrar başını salladı Bundan sonra Kemal gilin horuzu belleyecek bizim Tavukları“ diye tekrarlayınca.
„O böyle bir puştluğa kalkarsa, onunda boğazına bir bardak, değil iki bardak rakı akıtırım.“dedi Hasan Usta.
Sultan ile Süleyman gülmekten kendini yere bıraktılar…
„ Ne oluyor size çocuklar“ dedi Hasan Usta. Oğlu ağzını kapatarak onların yanından uzaklaştı.
Sultan gülerken zorla konuştu:
„Daha ne olsun baba, annemle sen horuz ile tavukları namus meselesi haline getiririyorsunuz. Ayrımından değil misiniz söylediklerinizin? Tavukların namusuna gülüyoruz…“
Hasan Usta elindeki kanlı bıçağı Sultan’a uzatırken sütbeyaz mermer gibi ortalığı kaplayan karın üstüne kesilen horuzdan sıçrayan kana gözleri takıldı. Akşam güneşinin altında kar ortasında açılan bir demet kızıl gül gibi parlıyordu:
“Kızım, annenizi sakinleştirmek için söyledim. Yoksa rahat yedirtmez bu horuzun etini bize. Hadi bu akşam gene kömürü yakın. Yanında bir bardak da rakı olsun…

25 Temmuz 2002