Satrtsite / Anasayfa       Künstlerhaus           Sanatçılar Evi-Göynük
             

              Biografie     Gedichte     Erzählungen      Artikel                     Bilder      

               Yaşam        Şiirler           Öyküler         Makele/deneme      Resim /Fotoğraflar

 Deutsch        Türkisch      

 
 
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
 

 

 

 

 

            Biri kırka yaran düşünce...

 

 

 

Kanlı mı Kansız mı, Geldi işte!..

 

Çanım çok sıkılıyordu Ahmet Miskin’in bana yolladığı Türk Dili Dergisi’nde ki yazıları okudum. Sonra düşündüm aklımda fazla bir şey kalmamıştı. Üstümde bir yorgunluk vardı. Bürodan çıktım. Ayaklarım beni Türk Kahvesine götürdü. Sahibi Recayi Karadenizli olduğu için oraya genellikle yaşı ilerlemiş Karadenizliler toplanır. İçeriye girdiğimde hemen yer verdiler. Recayi “oh  çok ıslanmışsın. İnş Allah hastalanmazsın, hava yağmurlu, rüzgarlı ve soğuk. Neden eline bir şemsiye almadın” dedi. Pardüsümü kaptı astı.

Sami Ağabey  “Ha uşak, sen pek buralar uğramazsın, hele böyle havalarda dışarıya hiç adımını atmazsın. Pencere mı açıktı da rüzgar seni kapıp getirdi” dedi. Tunceli’li Rıza masasından kalktı yanıma geldi.

“Abi, iyiki gelldin Hastalık sigortasından birkaç mektup geldi. Bunlara bir göz atarmısın” dedi.

Antepli Mehmet müdahalle etti.

“Yahu bırak, adam bir nefes alsın. İki yudum çay içsin. Bir halını soralım, oda bizim hatırımızı sorsun. Sonra söyle, söyleyeceğini” dedi.

“Ancak bize iş yaptırırsınız. İşiniz düştüğünde çay ısmarlar, hal haır soararsınız” diye mırıldandı Muhittin..

Mehmet  elindeki kağıtları masaya bıraktı ona  baktı, gülümsedi. Rıza aldırmadı onun sözüne.

Bana çabucak bir Limonlu sıcak çay getirdi Recayi .

Sonra Kahvehanede ki TV de haber saati gelmiştı. Onu açtı. Özet haberlerdi. İç İşler Bakanı’nın  BDP li Millet Vekillerine hakkaret içeren sözlerini verdiler. Ardından CHP’lilerin Liderleri Kemal Kılıçdaroğlu hakkında açılan  davayı Protestosunu verdiler.

Bununla ordakiler başladılar bu konu ile ilgili görüşlerini açıklamaya. Oldukça nezaket içinde tartışma sürdü.
“Adam okumuş, bir yolunu bulmuş  veya şansı yahver gitmiş devletin bürokrasisinde önemli mevkilerinde görev almış, sonra bir partiden Milletvekili vs olmuş, bakan olmuş. Ama Adam olmamışlar. O halk arasında söylenen söze uygunlar” dedi Karadenizli İdris amca.

 Masanın öbür tarafında oturan şksürdükten sonra söze başladı. “Sözlediklerinizin çoğunu bizde görüyor ve düşünüyoruz. Ancak bu Kılıçdaroğlu’nun hükümetin herşeyine çatması, BDP’yi destekleyen davranışları da sabır bardağını taşırıyor, taşırdı. Siz de  bunları görmüyorsunuz” dedi.

 Tunceli’li Rıza başını saladı dudaklarından kelimeler tek tek döküldü: “BDP liler veya Kılıçdaroğlu ne yaptılar ki sabır bardağını taşırdılar? AKP’ nin parti bürolarına suikast mı düzenlediler, bürolarını kapatacak, parti sorumlularının tutuklanması için bir davranışta mı bulundular?”

“Altmış bin vatandaşımız ın kanı var yerde” dedi öbürü.

Antepli Mehmet sözü kaptı: “Onlar sadece AKP nin değil hepimizin çocukları. Çocuklarımızı kuş avlar gibi birinin öbürünü avlaması için onların eline silah verenleri görmemiz gerekmez mi? Bu çatışmalarda sanırım bir tek AKP Millet Vekili’nin  bir oğlu ne yaralandı, ne de öldü.”

Denizli Mustafa Başını salladı “Bu altmış bin insanın siyasi görüşünü, milliyetini ve geldiği inancını da bu istatistiklerde verseler o zaman gerçeği öğrenmiş oluruz…”

“Bundan ne çıkar” dedi Antemli Mehmet.

Denizli Mustafa konuşmaya hazırlanırken Tunceli’li Rıza sözü kaptı.

Bu ölenlerin yaralanların evini, tarlasını, behçesini bırakıp kent kenar mahlelerine sığınanlardan kaçı, Kürt, Arap, Laz, Ermeni, Acem, Gürcü, Rum, Abaza, Romen, Arnavut, Yahudi vs kökenli olduğu ve bunlardan kaçının Alevi, Şafi, Maliki, Ermeni, Ortoduks vs olduğu anlaşılır.”

“Bununla, neyi ispatlarsın” dedi masanın öbür baştında oturan kır saçlı, bıyıklı şişman adam.

Denizli Mustafa sözü kaptı: “Bunlar açıklanınca ölen altmış bin insandan olsa olsa iki bini bulmayan bir sayı Türk ve  Başbakan Erdoğanın ait olduğu tahrikattan olduğu ortaya çıkar. Geri kalanların bu rejimi benimsemeyenlerin çocukları olduğu anlaşılır. Elbette o ikibin civarındakilerde halk çocuğu. Onların ölümüde özer aklı başında her insanı. Her can bir dünyadır. Kimsenin bir dünyayı yok etme hakkı yok. Bu hak kimseye verilmemelidir.”

Bu cümleler noktalanmasıyla gözler gene TV. ekranına kilitlendi. İç İşler Bakanı parmağıyla Mecliste ki BDP’lileri gösteriyordu. Öfkeyle bağırarak şu sözler dudaklarından değilde, burnundan patlayan bir gaz hortumu gibi aktı:

“Siz on para etmezsiniz!"

Sami Ağabey elinde ki iskembil kağıtlarını masaya attı. O laz şivesiyle “Yakışmadı bu bakana. On paranın da, beş paranın da bir değeri var. Bu sözleri seçilen ve aynı çatı altında olan Millet söyleyen bir ‘Bakan’ yok değerdedir. Hani bir adam öbürüne ‘sen çukursun!’ demiş. Öbürü hemen yanıtlamış onu: ‘Ulan uşak çukurunda bir seviyesi var, sen çukurun yanında bile bir hiçsin, çünkü seviyen yok demiş.’ Bunlar insanın aklına çok daha kötü fıkralar getiriyor.”

Sami Ağabeyin o güzel laz şivesi, hepimizin gülmesine ve masada ki tartışmaların da biraz daha yumutşamaya yaradı.

Şırnaklı Muhittin dişlerini gıcırdatıyor, elleriyle dizlerini masa altında ovalıyor’du. Bardağı dudağına götürüyordu sık sık, ancak bardakta ki çay eksilmiyordu.

Denizli Mustafa gidip şekersiz bir Türk Kahvesi getirip önüme koydu.

“Limonlu çayın üstüne kahve içilir mi? diyecek oldum. O anlamış olmalı ki konuşmama izin vermedi.

“Abi sen Türk kahvesini seversin” dedi. Sonrada “Abi hiç konuşmuyorsun. Bu Memleketimizde olan olaylar için ne düşünüyorsun?” diye bir soru yöneltti.

“Büyük bir fırtına esiyor. Çec, saman, sap, kum hepsi bir birine karıştı. Bu işte anlayan varsa, ayıklayacak varsa, gelsin beri” dedim.

Sami Ağabey, Antepli Mehmet, Tuncelili Rıza, Laz Ali, Kıbrıslı Salih adını bilmediğim birkaç kişi daha sürdürdüler Türkiye’de olup bitenlerı yorumlamaya. Bizim insanımız okumasa da kulakta duyma sözlerle yorum yapmayı ve tartışmayı sever.

Sonunda dayanamadı Şırnaklı Muhittin, kaptı sözü.

“Bu kahvehanede neden Türkiye’den gelmiş olan bizler toparlanıyoruz? Çünkü hepimiz Türkiye’nin topraklarından doğduk, havasıyla, ürünleriyle büyüdük. Onu korumak için, uğruna ölmek için seve seve askerlik yaptık. Şimdi o toprakları, geleneklerini, göreneklerini, masalını, türküsünü, şarkasını özlüyoruz. Bu kahvehaneye geliyoruz ki bir nebzede olsa hasretimiz aza indirelim, rahatlayalım.”

Denizli Mustafa ondan sözü kaptı. ”Bu Türkiye hepimizin, vatanımız. Binlerce yıldır Türk, Kürt, Laz, Arap, Acem, Çerkez, Ermeni, her kim varsa  kardeşçe yaşamayı hedeflemişler. Ülke topraklarını birlikte korumaya çalışmışlar. Ülkenin topraklarında korunması için atalarımızın kanları birbirine karışmış. Eğer bu Bayrak kanla boyanmışsa ondan hepimizin atalarının kanı var.”

Antepli Mehmet “Bırak adamın sözünü kesme” dedi. Muhittin bundan yararlanarak konuşmasını sürdürdü:

“Ben 65 yaşımdayım. Beş yaşımdan bu yanı olayları hatırlarım. Öncesinide babamdan, dedemden, büyüklerimden dinledim. Hiçbir zaman bu son yıllar kadar kötü gittiğini hatırlamıyorum. Sizlerde en az benim kadar yaşadıklarınızdan öğrendiniz ve büyüklerinizde duydunuz. Komşuluk hatırı vardı. Arkadaşlık hatırı vardı.

Eskiden politikadan sağcılık, solculuk tartışmaları vardı. Ancak ülke çocuklarını dinlere göre, milliyetlere göre bölme yoktu. Herkes kendisini bu ülkenin vatandaşı olmaktan gurur duyardı. Atatürk dönemini bilmem ancak Celal Bayar, İsmet İnönü döneminden tutun, Ecevit, Süleymen Demirel ve Özal dönemine kadar hiçbir başbakanın, Cumhur Başkanın, bir bakan ve Millet Vekillerinin tartışmalarının düzeyi kötü olmamıştı. Elbette atışmalarınö tartışmaların olduğunu biliriz. Ama tartışmaların bir birine karşı bu kadar saygısız olduğunu hatırlamıyorum. Halk arasında sık sık söylenen bir söz var: ‘İmam Camide osurursa Cemaat ta sıçar’ Bugün yaşananlar bu.

Ben son günlerde Başbakan’ın BDP de olan Kürt kökenli Millet Vekillerine yapılan hakkaretlere şaşır manın ötesinde insan olarak utanıyorum. Genç çocuklarımın, yakınlarımın tepkisine hemen ateş üzerinde ki mısır gibi patlamayın diyerek  onları yatıştırmaya çalışıyorum. Bununda bir sınırı var. Başbakan Kürtlere dağ ve ceza evi’nin yolunu gösteriyor. Ardından İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’nin kendileri gibi milyonlarca oy almış BDP’ Millet Vekillerine “Siz on para etmezsiniz" sözleriyle  bile kalmadı  TV. Ekranlarında, meclis kürsüsünde yaptığı hakaretlerin, azarlamaların hadi hesabı yok. Bütün dünya buna şahit.

Artık 65 yıl sonra ben bile diyorum ki, “hayır,  biz Kürtlerin, Lazların, Arap ve Acemlerin, Ermenilerin, Romenlerin, Yahudilerin Türkleri kabul ettiğimizin binde bir kadar bile bunlar bizi kabul etmiyorlar. Artık gereksiz yere bu Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan her kes o ülkenin vatandaşıdır. Ülkede yasalar karşısında eşitiz, çünkü ülke bizimdir. Ülke hepimizindir, demenin bir anlamı kalmamıştır. Ayrıca Alevilerin, Çağdaş Laik Demokrasiyi savunanların, Yahudilerin, Ortodoksların da benim gibi düşünmeye başladıklarını, kendilerini sorguladıklarını biliyorum“ dedi.

Denizli Mustafa gözlerini ovaladı. Önündeki kahveden de son yudumu aldı ve söze başladı.

“Ne diyelim ağalar, bu anlatılanlara. Haklı Muhittin, haklı, çünkü birileri bu kargaşayı istiyordu. İnsan gönlü, duygusu cam gibidir. Bir  kırıldımı kristal cam gibi ufalır, değılır, bir daha elle gelmez.

Kısacası böylece Erdoğan Hükümetleri özellikle bu son hükümet kabinesiyle birlikte ülkede bir kansız karşı devrim tamamlanmıştır. Başta Milliyet anlamında Kürtler olmak üzere, Lazların, Arapların, Acemlerin kısacası Türk ırkında olmayanların yolu Türk ırkından ayırmaya çalıştıkları ve bu alanda da oldukça büyük bir yol aldıkları görülüyor. İnanç olarakta başta Aleviler olmak üzere, Şafiler, Hambaliler, Malikiler, Ermeniler, Hıristiyanlar, Yahudiler, Ateistlerin vs. ninde yolu adım adım Emevi Sunilığini sürdüren yoldan ayrılıyorlar. Bunların Recep Tayip Erdoğan’ın inancına biat etmeyeceklerini de görmemiz gerekir.”

İdris amca beresini başından çıkardı, başını kaşıdı. Bütün gözler ondan kilitlendi.

”Biliyirsunuz Ağalar, bu hükümetin ırk diye bir derdi yok. Bunların dertleri Cumhuriyetle, Layıklıklığa, ülkenin özgürlüğüyledir. Rahmetli Necmettin Erbakan “İslam, kanlı veya kansız gelecektir” demişti. Öğrencisi Recep Tayyip Erdoğan Cumhuriyet’in kazanımlarını, ülke halkının birliğini bir bir temizledi. Şimdi İnönü Savaşı’nda şehit düşen babamın kemikleri sızlıyordur. Bir Başbakan kendi meclisinde ki Kürt kökenli Milletvekillerine dağa çıkmalarının yolunu gösteriyorsa sonuç çok vahimdir. İç İşleri Bakanı onlar halen ülkeye ‘Arap Baharı’nı yaşatmadıkları için olsa gerek Başbakan Recep Tayyıp Erdoğan’ın sözlerini tamamlamak için ‘Siz on para etmezsiniz’ diyor, hakkaret ediyor. Hemen bu konuşmaların ardındanda Kürt kökenli Millet Vekillerinin, BDP nin bürolarını polis basarak herşeye el koydu.” dedi.

Tunceli’li Rıza sözü kaptı.

 Francis Bacon ne demişti“ İşkencenin en kötüsü yasa ile yapılanıdır.“ Kürt çocukları bombalanarak öldürülüyor. Yaylaları, yasaklandı. Köyleri yakıldı. Hayvancılık, arıcılık ve tarım ile meyva ve sebzecilik yapma olanaklarıda kalmadı. Oysa yıllardır Kürt kökenli vatandaşlar, devletten gelecek adaleti bekliyorlardı. Beklentileri boşa çıktı.”

Geriye ne kaldı. Kulakları sağır olmayan duyuyor. Ayrılık sesi yükseliyor.

 

Söyleyecek bir  sözümüz var, dinleyen olursa!..

Türkiye’de ve dışarıda, sayısı giderek artan insan, Türkiye Cumhuriyetin kazanımlarını bir bir yok ettiğini görüyor ve sesini yükseltiyor. Özel yetkili mahkemeleri HSYK kadar “olağan” karşılamıyor.
Ne yazık ki, “Türkiye artık özel yetkili mahkemeler tarafından yönetiliyor” izlenimi hızla yayılmaktadır.
Yine sayısı giderek artan insanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin yerini bir ‘Despot İslam Devleti’nin aldığına inanıyor:
Özel yetkili yargılamalar, Türkiye adalet tarihine övünülecek bir dönem olarak geçmeyecek.

Bu Mahkemeler neden adım adım Cumhuriyetin kazanımları yerine din devleti düzeni yerleştirdiklerine ses çıkarmıyor. Bilim adamlarına, gazeteciler, Cumhuriyetin ilkelerini savunarak Emperyalist güçlere karşı çıkanlar hakkında davalar açıyor ve onlar hakkında belgeler toplamadan suçu sabit belgelerle ispatlanmadan tutukluyor?

Din dersleri zorunlu halle getirilmiş. Uçak seferlerinde Kuran Süreleri dinletilmesi, çocuk ile öğretmenlerin Haca  gitmesi yasalaştırıldığını gazete ve TV haberlerinde okuduk dinledik. Ülkede yaşayan farklı kültür, inanç ve dillerin gelişmesinin önüne yasal barikatlar inşa ediliyor. Artık “Türkiye Çağdaş Laik Cumhüriyet sistemi ile yönetilir” yerine “Türkiye bir İslam devletidir” söylemi yer almış. Artık aklı başında olan, dünyada ki çağdaşlaşmayı az çok bilen vatandaşlarımız “çagdaş modern bir devletten söz edilemez, nereye doğru gidiyoruz?“ diyorlar. Kardeş kanının akması yeter! Amerika ve diğer Emperyalist güçlerin Ortadoğu Planlarına tabi olmak için yıllardır onlara akıtılan silah paraları ülkenin kalkınmasına aktarılsaydı ülke bugün parçalanmanın eşiğine gelmezdi. Ülkede bu kadar işsizlik ve yoksulluk yaygınlaşmazdı” diyorlar. Bu çığlıkları yıldızlara ulaştığını görmemiz gerek.

Silivri mahkemesi tarafından Muhalefet Partisi CHP nin Lideri olan Kemal Kılıçdaroğlu hakkında açılan dava ve dokunulmazlığının kaldırılması için TBMM'ye gönderilen fezleke ve BDP yöneticileri ve Belediye başkanları hakkında açılan davalar tutuklamalar, soruşturmalar baskınlar’da  bize Thomas Jeffersonnun şu cümlelerini hatırlatıyor : “Yargıçların nihai hakem olduğunu düşünmek, tehlikeli bir doktrindir, despotizme götürür.”

Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az.

 

13 Ocak 2012

 

 

 

 

 

 

                                            Makale / Deneme Listesine Dönüs--------------->

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 

Araştırma  sadece geçmişi irdeleme değildir. Bu işin hakkı verilirse ölen insana 

yeniden  can verme  kadar büyük bir iştir... 

 Deutsch        Türkisch