|
Ahmet
Kaya'yı Anımsamak
Almanya'da yaşayan Türkiyeli
yazar arakadaşları devet etmiştik
Hattingen'de bulunan ´´Sendika Eğitim Merkezi``ne
orada üç gün birlikte olacak, Almanya ve Türkiyede gelişen
Kültür Edebiyat ve sanata bakışımızı
ortaya koyacaktık. Fakir Baykurt'u yitirmemizin ardından
bir araya gelemeyen NRW -Türkiyeli Yazarlar Çalışma
Grubunun yeniden toparlanmasının ve gelişmesinin,
yeni bir biçim almasınında ilk adımı
olacaktı. 24 kişilik yerimiz vardı. Ancak katılmak
isteyen yazar arkadaşların sayısı 40 çoktan
aşmıştı. Bizde ´´büyük yazar``, ´´ünlü
yazar`` veya ´´amator yazar`` diye bir ayrım olmadığı
için, ´´büyük yazarı`` gelecek yüz yılların
belirliyeceğini düşündüğümüz için, katılmak
isteyenleri baş vuru sırasına göre aldık.
Cuma günü öğleden sonra
Hattingen'e gidecek Radyo Atölyesinin, İnternet -
Seminer ile toplantı odası ve yatak odalarımızın
anahtarlarını almak için gitmeye hazırlanıyordum,
Ozan Emekçi aradı. ´´Abi Başın sağolsun
Ahmet Kaya'yı. Yitirdik. Paris'te. Bu nedenle ben
gelemeyeceğim tüm arkadaşlara selamlarımı
ilet`` dedi. Kulaklarıma inanamadım. Bütün
vucudumu soğuk bir ter bastı. 1980 yıllarını
anımsadım. Ankaraya gitmiştim . O tarihte
Toplum ve Memleket Yayın Evi'nin sahibi Remzi İnanç
dostumun iş yeri Zafer Çarşısı 'ndaydı.
Merdivenlerden pasajın içine kadar gençler kuyruk
halindeydi. Kuyruk, Şair Ahmet Telli'nin iş yerine
uzanıyordu. Ben inerken Ahmet Telli kasanın başında
ayakta durmuş gençlerle konuşuyordu. Ben
sadece el sallayarak geçtim. Daha sonra o da Remzi İnanç
'ın işyerine geldi. ´´Bu kadar gencin Kitapevine
girmek için kuyruk oluşturduğuna göre özel bir
durum mu var. Yoksa pasajın hepsi kitapcı,
buralarda tek tük insan var`` sözüme Ahmet Telli gülerek
yanıt verdi. ´´Onlar kitap almak veya bir yazarı
dinlemek için toparlanan gernçler değil. Ahmet Kaya'
nın kasetini bekliyorlar. Müzük stüdyosu ha çıkacak,
ha ulaştıracağız diyor, bizi bekletiyor.
İki gündür oluşan bu kuyruk yüzünde bir tek müşteri
bile içeri girmedi``.
Orada
buluan bir kaç başka genç Ahmet Kaya'yı Sol
Arebeskle ve devletin bilinçli çıkardığı,´´
halk türkülerini bozmaya kapı açmakla`` suçladı.
O tarihte 12 Eylül Faşizminin estirdiği terör
nedeniyle kimse ağzını açmıyordu. Bırakın
sol klasikleri, ne Nazım Hikmet, Ahmet arif, H. Hüseyin
Korkmazgili, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi
solcu bilinen bir yazarın ne de yabancı uyruklu
demokrat, sosyalist bir yazarın eseri piyasada
bulunabiliniyordu. Ama Ahmet Kaya yeni bir stille, 12 Eylül
Faşizmini protesto ederek Nazım Hikmet, Nevzat Çelik,
Pirsultan'a kadar bir çok devrimci, direnişçi
yazardan, düzenin yasakladığı eserlerden parçalar
seçmiş seslendirmişti. Kapatılan kapıları
açmak için yeni bir sitille düzeni zorluyordu. Gençti,
korkuyu yenmişti. Ortamın boşluğunu iyi
yakalamıştı. Özellikle düzenle çelişen
gençlerin yüreğine, duygularına seslenebiliyordu.
Onları etkilemeyi biliyordu. Faşizmin kaosunu
bertaraf etmek için, bir değil yüzlerce hatta
binlerce politik duruşu olan yeni kuşak isyancısına
ihtiyaç olduğunu anlattım.
Burada
ki sohbetimizde şu
kesin kanıya vardım: Türkiye devrimci ve demokratı
da kendisi bir şey yapamıyor başkası yapıyorsa
mutlaka önünü kesmeyi yeğliyordu. Bu Osmanlıdan
beri gelen bir alışkanlıktı. Ya onların
militanı olacak, örgütün en başındakinin
izinine tabi olacak, her davranışın veya
ellerini havaya kaldırıp teslim olacaktı.
Ancak Ama Ahmet Kaya, bunların
hiç birinide yapmadan Malatya'dan yolla çıkmıştı.
Yürüdüğü yolda kurşun yağmuruna tutulmuştu.
Bedirhan ve Nazlıcanla dağları dolaşmış,
sevgilisine hiç bir zaman elini verememişti. Gece bile
yastığının altına tabanca koyarak
yaşamış. Annesine bir gün bir ceylan gibi
avlandığını duyarsa ağlamamasını
söyleyerek Metris Ceza evinin önünde bir heykel gibi
durmuştu. Onun
bu tavrı beni sarıyordu. Sadece beni mi Cezaevinin
önünde oğlunu bekleyen bir annenin türküsünü yanı
Şafak türküsünü dinleyipde etkilenmeyen yürek
sahibi tek bir insan olabilir mi? Kısa zamanda Türkiye'de
değil tüm bu Avrupa ülkelerinden tutun Afrika'ya
kadar gitmişlti sesi. Geçen yıl Tunus ' ta biz
gezerken eşim Sakine ile onun sesini duyarak bir çok iş
yerine girdik. Evet o artık diktatörlüklerin olduğu
her yerde bir protestu öncüsüydü.
Devlet
Redyo ve TV'si sanatçılara ödülün verdiği bir
toplantıda, kendisine ödül verilirken ´´yeni Klibe
iki Kürtçe türkü aldığını ve bunu
artık Müzik Stüdyolarının yayınlamak
zorunda kalacaklarını' söyleyerek Türkiye'de Kürt
Dilinin Türkçenin olmazsa olmaz bir parçası olduğunu
açıkça dile getirdi. Ancak Türkçenin çok kültürlü
olarak gelişmesinden yana olmayan örümcek kafalılar
ile silah tekellerince beslenen Türkiye ile komşuları
arasındaki kavgadan, silahlanma yarışından
pay alanlar, ona çatal kaşıkla saldırdılar.
Savaş borazanlığıyla tekelleşen basın
onun barışa olan tutkunluğundan ürktüler.
Onlar kimki barıştan söz ettiyse saldırmışlardır.
Onun üstüne üstüne gittiler. Onun yurt dışındaki
konserlerde yurduna olan
özlemini dile getirdiği türküleri ülkeye küfür
ediyormuş gibi göstererek yayınladılar. Ne
yazık ki sadece şavaş çığırtkanlığı
yapan basın değil, bazı yargı adamları
da Alman ve İtalyan Faşist Anayasalarından alınan
yasalarla onun hakında davalar açtılar ve yargıladılar.
O korkusuz halkın bağrından gelen genç müzisyenin
önünü kesmeye çalıştılar. Canında
fazla sevdiği ülkesine geri dönüşünü
engellediler.
Anımsıyorum Duisburg'da
ki konserde izleyiciler arasından koru halınde bir
grup bağırdı. Ulan Kürtçe bir türkü söyle,
Kürtçe!`` Ahmet oldukça rahat bir anlatımla ´´biliyorsunuz
ödül töreninde ki konuşmamdan dolayı hakkımda
birden fazla dava yürüyor. Ben ülkemi şimdiden özledim.
Lütfen beni anlayın.`` sözünü günlük basın
´´ben Apo' yu özledim`` seklinde verdi. Ahmet ´´işte
insanlarımız bunlar. Dara düşersin
anlamazlar. Bir anlık çoşkuya kurban eder seni
diyerek`` sitemini dile getirdi. Neden Ahmet Kaya 20 milyona
yakın insanın konuştuğu Anadolu'nun en
eski ve uygarlıklar dili olan Kürtçeyle türkü söylemek
istediği için sürgüne mahküm oldu? Demokrasinin
olduğu bir ülkede bir dil yasak olur mu ve milyonların
konuştuğu bir dille Türkü söylemek için insan
yargılanırmı, saldırıya uğrar
mı?
Ama bu yasakçılar öbür
yanda misafir işçi olarak geldiğimiz bu Avrupa ülkelerinde
Ana dille eğitim, ´´Anadille İbadet hakkı``nın
dahada geliştirilmesini istiyor. Bu İki yüzlülük
değil mi? Ancak biz o faşist, örümcek kafalar
gibi biz düşünemeyiz. Eğer on kişi bile dünyanın
her hangi bir yerinde bir araya geliyor bir farklı dil
ve kültürü yaşatmak istiyorsa onlara her türlü
destek verimelidir. Çünkü her dil dünyamızın
bir çiçek bahçesidir. Bu bahçe mutlaka bakılmalı
geliştirilmeli ve yaşatmalıdır. Diller
ve kültürler dünyamızın güzel bahçeleridir
bakım ister.
Sonuç olarak çok özlediği
ülkesine yılbaşı öncesi dönmeye hazırlanırken,
aşırı üzüntü Ahmet Kaya'yı aramızda
alıp götürdü. O Dadaloğlu, Köroğlu,
Pirsultan, Ruhi Su, Sümeyra gibi bu dünyaya bir silinmez
iz bırakarak gitti. Bir zamanlar bazı kesimler için
hayın olan Yunus, Pirsultan, Ruhi Su, Nazım Hikmet,
Ahmet Arif, Yılmaz Güney bugün artık eserlerine
sahip çıkılan sanatçılar oldular. Ahmet
Kayada bu zencirin bir halkası, hemde hiç bir zaman
onlardan kopmayan bir halka olarak varlığını
sürdürecektir.
-------------------->
MAKALE ANASAYFASINA DÖNÜŞ
-------------------------------------->
|