Satrtsite / Anasayfa       Künstlerhaus           Sanatçılar Evi-Göynük

     Makaleler

  Biografie     Gedichte     Erzählungen      Artikel                     Bilder       

   Yaşam         Şiirler          Öyküler          Makele/deneme    Resim /Fotoğraflar 

 Deutsch        Türkisch      

 

 

   
   
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 

            Biri kırka yaran düşünce...

 

     

ŞİİRDE  DİL VE ESTETİK ÜZERİNE

 

   Özellikle 'Şiirde Dil, İmge ve Estetik Üzerinde" durmak istiyorum. Bir konuşmada veya bir yazıda Edebiyatın tüm alanları üzerinde durmamız mümkün değildir. Elbetteki şiirde öbür sanat dallarında olduğu gibi salt bağımsız değildir. Sanat dallarının birbirleriyle ilişkisi aile ile birey ilişkisine benzetebiliriz. Her zaman biri öbürüyla belirli bir ilişki ve alışveriş içindedir. Bu onlardan birini şiire taşımamak koşuluyla böyledir. Ben yalın imgeye dayalı şiirden söz ederken konuyu Platon, Kant, Gelileo, Aristoteles, Descartes'e kadar götürerek klasik sanattaki rasyonalizm, pragmatizm ve Pozitivizm'den söz etmeyeceğim. Elbetteki felsefe dil bilimi için önemlidir.

   Felsefe bilgisi edebiyatın ve tüm sanatların önemli bir öğesi olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Belki de bunun için İlhan Berk bir yazısında "şiir dilin tarihidir" der. Bence bütün yazın alanları ve güzel sanatlar için aynı tanımı yapmak gerek. Ancak şiir dilinde estetik edebiyatın diğer alanlarından daha öne çıkmaktadır. "Şiiri olmayan bir dil var mı?" gibi bir soruyu hiç bir zaman kendimize sorma ihtiyacı doymuyoruz. Çünkü hepimiz biliyoruz ki dünyamızda şiiri olmayan bir dil yoktur. Bütün halklar yazıya geçmeden önce türkü ve masal şeklinde sözlü edebiyata sahiplardi. Her türkünün bir şiir olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak günlük ihtiyaçlarımızı karşılamak için kullandığımız dil ne bir türkü ne de edebiyatın başka bir dalıdır, sadece edebiyat diline kaynaklık eder, ancak edebiyat dili değildir.  Edebiyat dili özlü, tutumlu, birdan fazla anlamlı ve ses güzelliğine sahiptir.

   Dil ile ozanın ilşikilerini irdeleyen Victor Hugo yazarın işlevini şu cümlelerle  ortaya kor:

   "Eğer insanın ve doğanın bir sesi varsa, olaylarında sesi vardır. Yazar, ozan sürekli olarak görevinin üçlü bir öğretim içeren sözcükleri seçmek olduğunu bilir. Bunun için ele aldığı üçlü sözü tek tek bir şarkı kümesinde ona zarar vermeden eritmek olduğunu düşünür. Seçtiği sözcük birinci olarak yüreğe, ikinci olarak tine  ve üçüncü olarak usa yönelen üç anlamı yani  onlara varan üç ışını içerir."

Edebiyat dilinin bu özelliklerinden dolayı bazı dil ve edebiyat uzmanları duyarlılık ve eğitim gerektiğini savunurlar. Elbetteki bu savda da önemli bir gerçekçilik vardır. Ancak eğitimin illede bir sarayda veya okul binasında olma zorunluluğu yoktur. Birey kendisini bu kurumların dışında da eğitebilir. Bir örnek verecek olursak Yunus Emre yedi yıl "Tekke" yani "Medrese" eğitimi almış ancak Karaca Oğlan ve Aşık Veysel hiç bir eğitim almamıştır. Ayrıca Aşık Veysel'in iki gözü de görmüyordu. Örneklerimizi daha somut daha anlaşılır hale getirecek olursak Aşık Mahsuni Şerif ne edebiyat, ne müzik, ne de herhangi bir güzel sanat okulu mezunudur. Ama Mahsuni Şerif'in yüzlerce eğitim görmüş tanınan sanatçılardan daha başarılı olduğu ve önünde yer aldığı inkar edilemez. Roman ve masalda da  böylesine onlarca örnek verebiliriz. Burada bireyin kendi kendisini eğitme, sınama ve deneme yolunu seçerek kimseden etkilenmeden güzelle varışı vardır. Büyük ozan Yunus Emre şöyle der:

"Az söz erin yüküdür

 Çok söz hayvan yüküdür"

   Fazla sözle çok şey  anlatılmayacağı gibi ozanın da anlaşılmayacağını Yunus vurguluyor ve bunu ozanların başlıca kaygılarından biri olduğunun altını çiziyor. Kısa ve öz dizelerin önemini dile getirmiş oluyor. Bu sav edebiyatın her alanı için geçerlidir. Kısacası bu örneklerle yola çıktığımızda. "Edebiyat ses ve duygu zenginliğine dayanır" tanımını da yapabiliriz. Yani düşünce, duygu, ses güzelliği edebiyata imgenin ve estetiğin temel taşlarını oluştururlar. İşte bu bağlamda müziğin, edebiyatın özellikle şiirin temel öğelerinden olduğuna tanık oluruz.

Okullardaki okuma ve söyleşilerimde bazı genç arkadaşlarım " müzik ve duyguyu anladık, ama düşüncenin sınırı nedir" diye  soruyorlar. Haklılar. Ancak bu sorunun

kendisinde  edebiyatın yanıtı var. Sanatçı veya birey kendisi bireysellikten yola çıkarak toplumun içinde, sosyal gelişmelerin içinde kendini bulur. Sanatçının veya bireyin bazan

tek bir dizesi cümlesi yer yüzünden yolla çıkarak çok uzaklarda bulunan hatta adını bile bilmediğimiz yıldızlara kadar varan  sınırsız bir evrenselliği kapsayan bir alana taşır insanlığı. Yunus'un "Bir ben var benden içeri" dizesi bunlardan biridir. Bu örnekte olduğu gibi düşünceyi dillendiren, bize yansıtan, tanıtan, kavratan müzik, felsefe, matamatik, fizik, kimya edebiyatın her dalının kaçınılmaz öğeleri olabilirler.

Özellikle şiir, resim, heykel, tiyatro, sinama gibi aşırı estetik isteyen, birden çok anma yüklenen alanlarda bu matamatiksel yön daha ön plana çıkmaktadır. Ancak şunuda vurgulamak gerekir diye düşünüyorum. Roman ve öykü de de elbet bir denge bir matamatiksal hesap vardır, ancak yazarına nazaran şair, resam keykeltraş biraz daha fazla bir denge hesabına girer. Bunu kimi kez bilinçli yapar. Bazan bilinçli olmadan yapar. Başka bir deyimle bu alanların hepsi matemetiksel hesaba yaratıcısını zorlar. Konumuz olan şiir tek olarak ele aldığımızda, aruz hece, vezin kafiye hatta serbest şiir, incelediğimizde hepsinde bir matematiksal iç hesap olduğunu görürüz. Bazı arkadaşlar serbest şiir için "olur mu böyle şey diyeceklerdir". Tanıtım evet gerçek bu", serbest şiirde de genellikle bir iç düzen vardır. İlk bakışta göze çarpmayan, formülleştirilmemiş, gizli, iç ahenkler, ölçüler" farklılıklar içeren ses düzenekleriyle örülmüştür.

Bence bunlar daha çok bir yaratıcısının kendi sınama ve deneme, yoluyla bir iç mimar gibi veya bir halı dokokumacısı gibi birikimlerini işlemesinin ürünüdür. Yani birkimlerin titizce değerlendirilmenin sonucudur. Toplumsal gelişmeler dil de değişiklikler yaratır. Bu gelişmeler sanatı her alanda  etkiler. Örneğin Osmanlıca ile Türkçenin ve günümüzde özellikle kır-kent çatışmasının sanata yansıdığını ve kültürel gelişim ve değişimlerin de ortaya çıktığını hiç birimiz görmemezlikten gelemeyiz. Bu durum yeni bir dilin, yeni sanatın, yeni edebiyatın ortaya çıkmasını da birlikte getiriyor. Halk, Divan, Tanzimat çağdaş şiir ve edebiyatı dediğimiz akımların ayrışımı burada kaynaklanmaktadır. Elbetteki her dönemin kendine has kuralları vardır. Ancak kurallar edebiyattın hiç bir dalını fazla bağlamaz. Çünkü kural edebiyatın amaçlarından biri değidir. Maksim Gorki bunun için şöyle diyor. "Kurallarla kendini sınırlayanlar, yazın yeteneklerini, zamanını işe yaramayacak işler için harcamış olur. Kurallar düzenlemeye zaman ve yeteneğini harcayan kişi olsa olsa sonuçta bir yasa ve bir bilim adamı olur. "

Bence de yazabilmenin ön koşulları var, ama ön yasaIarı yok.  Bunun için olmalı ki Vefa Önal "Şiirin Şarampolleri" adlı bir yazısında şairi sürücüye benzetir. Bu konuda şunları söyler ,,Tıpkı trafik işaretleri gibi şiirin yollarında da sağa sola serpiştiriImiş bir takım işaretler vardır. Bunların üstünde şiir kent'e ulaşmak isteyenler için yazılmış kısa bilgiler vardır. Bir tanesinin üzerinde aynen şöyle yazılıdır: Şair şiirine kendini koy."

Vefa Önal'ın bu açıklaması bize geçmişten günümüze kadar sanat alanında çaba göstermiş, emek vermiş üstadların birikiminden yararlanmanın önemini vurgular. Edebiyat ustalarının kendinden sonra gelecek  kuşaklar için bıraktıkları belli işaretlerden, birikimlerden yararlanmasını kavrayan genç kuşaklar fazla sağa sola çarpmadan ürün verme olanağı bulurlar. Burada ,,Şair şiirine kendini mutlaka koy" sözü ilk bakış da "dışarıyla ilgini kopar, kendi iç dünyana yönel, nesnellikten kaçarak kantarın topuzunu özneliğe kaydır' gibi bir anlam da çıkartılabilinir. Bence burada ben merkezci, iç dökmelerle, narsist mırıltılardan öteye geçmeyen ,,Verzalit" şiirlerin yazılmasını istemiyor. Kendi yeteneğini bir önceki kuşakların birikimlerinin ışığında geliştirmesi gerektiğini vurguluyor. Bu edebiyatın tüm dalları için geçerlidir. Çünkü her şair'in her yazarın kendine özgü bir yazım stili vardır ve olması gerekir.  Bunun için Fakir Baykurt bir çok söyleşide ,,verdiğin eser birazcıkta sen kendinsin' diye vurgular. Ancak sanat adamı ,,Gerçek benim, benim düşüncemden başka gerçek yok" savıyla yola çıkarsa, şiirini, öyküsünü, romanını buna göre kurmaya kalkarsa Trafik kurallarına uyum sağlamamış olur ve böylece tehlikeli bir şarampole düşmüş olur. Çünkü burada imge, ve estetikten kaçmış olacak. Sanatsal heyecandan yoksun, toplumdan kopuk hatta insandan kopuk ,,verzalit" bir ürün ortaya

çıkmış olur. Yani budalaca ,,ben eserime kendimi koyuyorum" ile estetiği olan bir şey ortaya çıkmaz. Kendinden tamamen kaçış da sanatçıyı başka bir şarampole sürükler. Şiir, edebiyat doğrusu tüm sanatlar bir denge ve hesap işidir.

   Ünlü Fransız aydını Diderot'u anımsamadan geçmeyeceğim. 0 şöyle der:

,,Büyük ozanlar, buhranların içinde özellikle dramatik olanlar, çevrelerindeki fizik ve ahlak evreninde olup bitenlerin tutarlı izleyicileridirler. Kendilerini şaşırtan herşeye ilgi duyarlar ve bunları ararştırarak malzeme toplarlar. Kendileri bilmeksizin içilerinde oluşan birikimlerden çıkan bir takım yeni resimler,  yeni görüntüler, yeni anlamlar yüklenmiş sözcükler de yapıtlarına geçer.

Aynca Didetro ,,duygusallık büyük bir dahinin  özelliği değildir" der. Burada kimse dışarıyla bağlarını kopararak, içine kapanarak tek kendisini anlatmakla sağlıklı bir eser veremez, ama bensizde olmaz. Denge meselesi burada da ortaya çıkıyor. Sözcükler, kavramlar tek bir yargıda yada değişik yargılarda bir araya gelerek bir fikir oluşturur ve insana haz verirlerse, duygulandırırlarsa estetiği yakalamış olurlar. Bu nedenle toplumsal olaylar izleme ve insan ilişkileri oldukça önemlidir. Ancak o sanatsal çizgi, yol içinde kalırsa yararlıdır. Yazın alanların hepsi ,,sözcüklerle yazılır." Ama nasıl ki resmin amacı renk değlise bir dizeninde amacı sadece sözcük yaratmak, sözcüklere yeni anlamlar yüklemek veya sözcüklar arasında bir uyum sağlamak değildir. Ama onsuz olunmaz. Bir tiyatro oyununu sözcüksüz sahneye koymak mümkün. Ancak bir şiiri, bir romanı sözcüksüz ortaya koymak mümkün değildir. Bunun için Muammer Karadaş şöyle der:

"Şiirle resim yapılmaz o bir mimarı düzenleme değildir. 0 bir senfoni ve öbürleri de değiIdir... 0 hemde bir düzenleme, bir resimleme, bir ritm olayı, aynı zamanda bunlann hiç biri olmayan bir aşkınlıktır. Biçim içeriği dışlaştırmaya yarar, bu dışlaştırmayı en sağlıklı bir biçimde gerçekleştirebilmek için denenen her yol ,Mübah'tır."

Muamer karadaş burada yazının her alanında özellikle şiir de sözcüğün tapınçlaştırılmaması gerektiğini vurgular. Sözünü şu cümleyele sürdürür:

,,Sözcüğü tapıncılaştırdığın an, içerikçe şiirin kazdığı koyuya düşmesi olur. Sözcüğün özdeksel yapısı ile içerdiği asıl anlam ve yan anlamlar biri birinden koparılamazlar. Yani sözcüğün renk, ritim, mimari değeri onun asıl anlamını, kulanıma göre berkitip öne çıkarabileceği gibi, engelieyebilir de. Bir açmaz gibi görünen bu durum, ancak iyi kurulan, bir sözcükler arası ilişkiyle aşılabilinir."

  Bunlar için bir eğitim gerekir mi? Evet, ama bunun için bir akademik okul eğitimi şart değil ama akademik eğitimin önemini ve faydalarınıda göz ardı edilmez. Yaşamın büyük bir kısmını doğayla uğraşarak geçiren ve okuma alışkanlığı yerleşmemiş toplumlarda olduğu gibi bizim ülkede de her insan kendi duygularını şiir ile dışarıya vurmaya anlatmaya çalışır. Bazı sanat adamlan buna karşıdır. Özellikle Aristokrat, bürokrat ailelerden gelenler. Gerekçeleri: ,,bu düşünsel sıçramalar yerine duygusal sıçramaları yoğunlaştırdığını" savunuyorlar. Yani onlara göre 'Duygusal sıçramaların yoğunlaşması" edebiyatın bilimselleşmesnine zarar veriyor. Elbette edebiyat ve estetik bilimselleşiyor. Onun kaynağı olan imgeleri, insan sınama ve deneme yoluyla yakalar, bilim onu toplar sistemleştirir. Onun için ben şiir yazmaya yönelmenin düşünmeye yönelme olarak görüyorum. Bütün gençlere "duyguIarınızı, hatta düşlerinizi yazın, yazdıklarınızı okuyun, başkalarına okutmaya çalışın ve üzerinde düşünün" diyorum. Sınama ve deneme bir eğitim alanıdır, kuralcılığa boyun eğmez.  Bu en yasakçı dönemlerde bile yeniye, insana yönelmeyi sağlar. İnsan ilişkilerinde sıcaklığı tazeliği kurur. Bu bilimsel çalışmalara yeni bakışlar kazandırır. Divan şiirimize baktığımızda sevdanın burada iki insanın arasıdaki duygusal yaklaşımları aştığını görüruz. Önemini inkar edemediğimiz. Divan şiirine aşka yanı sevdaya çağrı olarak bakmamız gerektiğini İlhan Berk sık sık yazılarında tekrarlar. 16 y.y. büyük şairlerinden (Fuzuli, Baki, Hayali, Nefi sevdayı yüreklerinin gözü etmişlerdir. Divan şiirini incelediğimizde sevda yani aşk o dönem şairIerinin ruhu, canı gibidir. Her çiçekte, her yıldızda, esen yelde' kısacası herşeyde onu görürler. Fuzuli'nin şiierine baktığımızda sevdanın yüce bir anlam kazandığını görürüz.   

   Baki ile bu en yüksek duruğa varır. Kutsal olarak biIdiğimiz herşeyin adı olmuştur sevda. Onsuz bu dünyanın anlamı yoktur. Sevgiliden gelen her türlü cezaya teredütsüz hazırlar.