|
|
ŞİİRDE DİL VE ESTETİK ÜZERİNE
Özellikle 'Şiirde Dil, İmge ve Estetik Üzerinde"
durmak istiyorum. Bir konuşmada veya bir yazıda
Edebiyatın tüm alanları üzerinde durmamız mümkün
değildir. Elbetteki şiirde öbür sanat dallarında
olduğu gibi salt bağımsız değildir.
Sanat dallarının birbirleriyle ilişkisi aile
ile birey ilişkisine benzetebiliriz. Her zaman biri öbürüyla
belirli bir ilişki ve alışveriş içindedir.
Bu onlardan birini şiire taşımamak koşuluyla
böyledir. Ben yalın imgeye dayalı şiirden söz
ederken konuyu Platon, Kant, Gelileo, Aristoteles,
Descartes'e kadar götürerek klasik sanattaki rasyonalizm,
pragmatizm ve Pozitivizm'den söz etmeyeceğim.
Elbetteki felsefe dil bilimi için önemlidir.
Felsefe bilgisi edebiyatın ve tüm sanatların
önemli bir öğesi olduğunu bilmeyenimiz yoktur.
Belki de bunun için İlhan Berk bir yazısında
"şiir dilin tarihidir" der. Bence bütün yazın
alanları ve güzel sanatlar için aynı tanımı
yapmak gerek. Ancak şiir dilinde estetik edebiyatın
diğer alanlarından daha öne çıkmaktadır.
"Şiiri olmayan bir dil var mı?" gibi bir
soruyu hiç bir zaman kendimize sorma ihtiyacı
doymuyoruz. Çünkü hepimiz biliyoruz ki dünyamızda
şiiri olmayan bir dil yoktur. Bütün halklar yazıya
geçmeden önce türkü ve masal şeklinde sözlü
edebiyata sahiplardi. Her türkünün bir şiir olduğunu
hepimiz biliyoruz. Ancak günlük ihtiyaçlarımızı
karşılamak için kullandığımız
dil ne bir türkü ne de edebiyatın başka bir dalıdır,
sadece edebiyat diline kaynaklık eder, ancak edebiyat
dili değildir. Edebiyat
dili özlü, tutumlu, birdan fazla anlamlı ve ses güzelliğine
sahiptir.
Dil ile ozanın ilşikilerini irdeleyen
Victor Hugo yazarın işlevini şu cümlelerle
ortaya kor:
"Eğer insanın ve doğanın bir
sesi varsa, olaylarında sesi vardır. Yazar, ozan sürekli
olarak görevinin üçlü bir öğretim içeren sözcükleri
seçmek olduğunu bilir. Bunun için ele aldığı
üçlü sözü tek tek bir şarkı kümesinde ona
zarar vermeden eritmek olduğunu düşünür. Seçtiği
sözcük birinci olarak yüreğe, ikinci olarak tine
ve üçüncü olarak usa yönelen üç anlamı
yani onlara
varan üç ışını içerir."
Edebiyat
dilinin bu özelliklerinden dolayı bazı dil ve
edebiyat uzmanları duyarlılık ve eğitim
gerektiğini savunurlar. Elbetteki bu savda da önemli
bir gerçekçilik vardır. Ancak eğitimin illede
bir sarayda veya okul binasında olma zorunluluğu
yoktur. Birey kendisini bu kurumların dışında
da eğitebilir. Bir örnek verecek olursak Yunus Emre
yedi yıl "Tekke" yani "Medrese" eğitimi
almış ancak Karaca Oğlan ve Aşık
Veysel hiç bir eğitim almamıştır. Ayrıca
Aşık Veysel'in iki gözü de görmüyordu. Örneklerimizi
daha somut daha anlaşılır hale getirecek
olursak Aşık Mahsuni Şerif ne edebiyat, ne müzik,
ne de herhangi bir güzel sanat okulu mezunudur. Ama Mahsuni
Şerif'in yüzlerce eğitim görmüş tanınan
sanatçılardan daha başarılı olduğu
ve önünde yer aldığı inkar edilemez. Roman
ve masalda da böylesine
onlarca örnek verebiliriz. Burada bireyin kendi kendisini eğitme,
sınama ve deneme yolunu seçerek kimseden etkilenmeden
güzelle varışı vardır. Büyük ozan
Yunus Emre şöyle der:
"Az
söz erin yüküdür
Çok
söz hayvan yüküdür"
Fazla sözle çok şey
anlatılmayacağı gibi ozanın da
anlaşılmayacağını Yunus vurguluyor
ve bunu ozanların başlıca kaygılarından
biri olduğunun altını çiziyor. Kısa ve
öz dizelerin önemini dile getirmiş oluyor. Bu sav
edebiyatın her alanı için geçerlidir. Kısacası
bu örneklerle yola çıktığımızda.
"Edebiyat ses ve duygu zenginliğine dayanır"
tanımını da yapabiliriz. Yani düşünce,
duygu, ses güzelliği edebiyata imgenin ve estetiğin
temel taşlarını oluştururlar.
İşte bu bağlamda müziğin, edebiyatın
özellikle şiirin temel öğelerinden olduğuna
tanık oluruz.
Okullardaki
okuma ve söyleşilerimde bazı genç arkadaşlarım
" müzik ve duyguyu anladık, ama düşüncenin
sınırı nedir" diye
soruyorlar. Haklılar. Ancak bu sorunun
kendisinde
edebiyatın yanıtı var. Sanatçı
veya birey kendisi bireysellikten yola çıkarak
toplumun içinde, sosyal gelişmelerin içinde kendini
bulur. Sanatçının veya bireyin bazan
tek
bir dizesi cümlesi yer yüzünden yolla çıkarak çok
uzaklarda bulunan hatta adını bile bilmediğimiz
yıldızlara kadar varan
sınırsız bir evrenselliği
kapsayan bir alana taşır insanlığı.
Yunus'un "Bir ben var benden içeri" dizesi
bunlardan biridir. Bu örnekte olduğu gibi düşünceyi
dillendiren, bize yansıtan, tanıtan, kavratan müzik,
felsefe, matamatik, fizik, kimya edebiyatın her dalının
kaçınılmaz öğeleri olabilirler.
Özellikle
şiir, resim, heykel, tiyatro, sinama gibi aşırı
estetik isteyen, birden çok anma yüklenen alanlarda bu
matamatiksel yön daha ön plana çıkmaktadır.
Ancak şunuda vurgulamak gerekir diye düşünüyorum.
Roman ve öykü de de elbet bir denge bir matamatiksal hesap
vardır, ancak yazarına nazaran şair, resam
keykeltraş biraz daha fazla bir denge hesabına
girer. Bunu kimi kez bilinçli yapar. Bazan bilinçli
olmadan yapar. Başka bir deyimle bu alanların
hepsi matemetiksel hesaba yaratıcısını
zorlar. Konumuz olan şiir tek olarak ele aldığımızda,
aruz hece, vezin kafiye hatta serbest şiir, incelediğimizde
hepsinde bir matematiksal iç hesap olduğunu görürüz.
Bazı arkadaşlar serbest şiir için "olur
mu böyle şey diyeceklerdir". Tanıtım
evet gerçek bu", serbest şiirde de genellikle bir
iç düzen vardır. İlk bakışta göze çarpmayan,
formülleştirilmemiş, gizli, iç ahenkler, ölçüler"
farklılıklar içeren ses düzenekleriyle örülmüştür.
Bence
bunlar daha çok bir yaratıcısının kendi
sınama ve deneme, yoluyla bir iç mimar gibi veya bir
halı dokokumacısı gibi birikimlerini işlemesinin
ürünüdür. Yani birkimlerin titizce değerlendirilmenin
sonucudur. Toplumsal gelişmeler dil de değişiklikler
yaratır. Bu gelişmeler sanatı her alanda
etkiler. Örneğin Osmanlıca ile Türkçenin
ve günümüzde özellikle kır-kent çatışmasının
sanata yansıdığını ve kültürel
gelişim ve değişimlerin de ortaya çıktığını
hiç birimiz görmemezlikten gelemeyiz. Bu durum yeni bir
dilin, yeni sanatın, yeni edebiyatın ortaya çıkmasını
da birlikte getiriyor. Halk, Divan, Tanzimat çağdaş
şiir ve edebiyatı dediğimiz akımların
ayrışımı burada kaynaklanmaktadır.
Elbetteki her dönemin kendine has kuralları vardır.
Ancak kurallar edebiyattın hiç bir dalını
fazla bağlamaz. Çünkü kural edebiyatın amaçlarından
biri değidir. Maksim Gorki bunun için şöyle
diyor. "Kurallarla kendini sınırlayanlar, yazın
yeteneklerini, zamanını işe yaramayacak işler
için harcamış olur. Kurallar düzenlemeye zaman
ve yeteneğini harcayan kişi olsa olsa sonuçta bir
yasa ve bir bilim adamı olur. "
Bence
de yazabilmenin ön koşulları var, ama ön yasaIarı
yok. Bunun için
olmalı ki Vefa Önal "Şiirin Şarampolleri"
adlı bir yazısında şairi sürücüye
benzetir. Bu konuda şunları söyler ,,Tıpkı
trafik işaretleri gibi şiirin yollarında da
sağa sola serpiştiriImiş bir takım işaretler
vardır. Bunların üstünde şiir kent'e ulaşmak
isteyenler için yazılmış kısa bilgiler
vardır. Bir tanesinin üzerinde aynen şöyle yazılıdır:
Şair şiirine kendini koy."
Vefa
Önal'ın bu açıklaması bize geçmişten
günümüze kadar sanat alanında çaba göstermiş,
emek vermiş üstadların birikiminden yararlanmanın
önemini vurgular. Edebiyat ustalarının kendinden
sonra gelecek kuşaklar
için bıraktıkları belli işaretlerden,
birikimlerden yararlanmasını kavrayan genç kuşaklar
fazla sağa sola çarpmadan ürün verme olanağı
bulurlar. Burada ,,Şair şiirine kendini mutlaka
koy" sözü ilk bakış da "dışarıyla
ilgini kopar, kendi iç dünyana yönel, nesnellikten kaçarak
kantarın topuzunu özneliğe kaydır' gibi bir
anlam da çıkartılabilinir. Bence burada ben
merkezci, iç dökmelerle, narsist mırıltılardan
öteye geçmeyen ,,Verzalit"
şiirlerin yazılmasını istemiyor.
Kendi yeteneğini bir önceki kuşakların
birikimlerinin ışığında geliştirmesi
gerektiğini vurguluyor. Bu edebiyatın tüm dalları
için geçerlidir. Çünkü her şair'in her yazarın
kendine özgü bir
yazım stili vardır ve olması gerekir.
Bunun için Fakir Baykurt bir çok söyleşide ,,verdiğin
eser birazcıkta sen kendinsin' diye vurgular. Ancak
sanat adamı ,,Gerçek benim, benim düşüncemden
başka gerçek yok" savıyla yola çıkarsa,
şiirini, öyküsünü, romanını buna göre
kurmaya kalkarsa Trafik kurallarına uyum sağlamamış
olur ve böylece tehlikeli bir şarampole düşmüş
olur. Çünkü burada imge, ve estetikten kaçmış
olacak. Sanatsal heyecandan yoksun, toplumdan kopuk hatta
insandan kopuk ,,verzalit"
bir ürün ortaya
çıkmış
olur. Yani budalaca ,,ben eserime kendimi koyuyorum"
ile estetiği olan bir şey ortaya çıkmaz.
Kendinden tamamen kaçış da sanatçıyı
başka bir şarampole sürükler. Şiir,
edebiyat doğrusu tüm sanatlar bir denge ve hesap işidir.
Ünlü Fransız aydını Diderot'u anımsamadan
geçmeyeceğim. 0 şöyle der:
,,Büyük
ozanlar, buhranların içinde özellikle dramatik
olanlar, çevrelerindeki fizik ve ahlak evreninde olup
bitenlerin tutarlı izleyicileridirler. Kendilerini
şaşırtan herşeye ilgi duyarlar ve bunları
ararştırarak malzeme toplarlar. Kendileri
bilmeksizin içilerinde oluşan birikimlerden çıkan
bir takım yeni resimler,
yeni görüntüler, yeni anlamlar yüklenmiş sözcükler
de yapıtlarına geçer.
Aynca
Didetro ,,duygusallık büyük bir dahinin
özelliği değildir" der. Burada kimse
dışarıyla bağlarını kopararak,
içine kapanarak tek kendisini anlatmakla sağlıklı
bir eser veremez, ama bensizde olmaz. Denge
meselesi burada da ortaya çıkıyor. Sözcükler,
kavramlar tek bir yargıda yada değişik yargılarda
bir araya gelerek bir fikir oluşturur ve insana haz
verirlerse, duygulandırırlarsa estetiği
yakalamış olurlar. Bu nedenle toplumsal olaylar
izleme ve insan ilişkileri oldukça önemlidir. Ancak o
sanatsal çizgi, yol içinde kalırsa yararlıdır.
Yazın alanların hepsi ,,sözcüklerle yazılır."
Ama nasıl ki resmin amacı renk değlise bir
dizeninde amacı sadece sözcük yaratmak, sözcüklere
yeni anlamlar yüklemek veya sözcüklar arasında bir
uyum sağlamak değildir. Ama onsuz olunmaz. Bir
tiyatro oyununu sözcüksüz sahneye koymak mümkün. Ancak
bir şiiri, bir romanı sözcüksüz ortaya koymak mümkün
değildir. Bunun
için Muammer Karadaş şöyle der:
"Şiirle
resim yapılmaz o bir mimarı düzenleme değildir.
0 bir senfoni ve öbürleri de değiIdir... 0 hemde bir
düzenleme, bir resimleme,
bir ritm olayı, aynı zamanda bunlann hiç biri
olmayan bir aşkınlıktır. Biçim içeriği
dışlaştırmaya yarar, bu dışlaştırmayı
en sağlıklı bir biçimde gerçekleştirebilmek
için denenen her yol ,Mübah'tır."
Muamer
karadaş burada yazının her alanında özellikle
şiir de sözcüğün tapınçlaştırılmaması
gerektiğini vurgular. Sözünü şu cümleyele sürdürür:
,,Sözcüğü
tapıncılaştırdığın an, içerikçe
şiirin kazdığı koyuya düşmesi olur.
Sözcüğün özdeksel yapısı ile içerdiği
asıl anlam ve yan anlamlar biri birinden koparılamazlar.
Yani sözcüğün renk, ritim, mimari değeri onun
asıl anlamını, kulanıma göre berkitip
öne çıkarabileceği gibi, engelieyebilir de. Bir
açmaz gibi görünen bu durum, ancak iyi kurulan, bir sözcükler
arası ilişkiyle aşılabilinir."
Bunlar için bir eğitim gerekir mi? Evet, ama
bunun için bir akademik okul eğitimi şart değil
ama akademik eğitimin önemini ve faydalarınıda
göz ardı edilmez. Yaşamın büyük bir kısmını
doğayla uğraşarak geçiren ve okuma alışkanlığı
yerleşmemiş toplumlarda olduğu gibi bizim ülkede
de her insan kendi duygularını şiir ile dışarıya
vurmaya anlatmaya çalışır. Bazı sanat
adamlan buna karşıdır. Özellikle Aristokrat,
bürokrat ailelerden gelenler. Gerekçeleri: ,,bu düşünsel
sıçramalar yerine duygusal sıçramaları yoğunlaştırdığını"
savunuyorlar. Yani onlara göre 'Duygusal sıçramaların
yoğunlaşması" edebiyatın bilimselleşmesnine
zarar veriyor. Elbette edebiyat ve estetik bilimselleşiyor.
Onun kaynağı olan imgeleri, insan sınama ve
deneme yoluyla yakalar, bilim onu toplar sistemleştirir.
Onun için ben şiir yazmaya yönelmenin düşünmeye
yönelme olarak görüyorum. Bütün gençlere "duyguIarınızı,
hatta düşlerinizi yazın, yazdıklarınızı
okuyun, başkalarına okutmaya çalışın
ve üzerinde düşünün" diyorum. Sınama ve
deneme bir eğitim alanıdır, kuralcılığa
boyun eğmez. Bu
en yasakçı dönemlerde bile yeniye, insana yönelmeyi
sağlar. İnsan ilişkilerinde sıcaklığı
tazeliği kurur. Bu bilimsel çalışmalara yeni
bakışlar kazandırır. Divan şiirimize
baktığımızda sevdanın burada iki
insanın arasıdaki duygusal yaklaşımları
aştığını görüruz. Önemini inkar
edemediğimiz. Divan şiirine aşka yanı
sevdaya çağrı olarak bakmamız gerektiğini
İlhan Berk sık sık yazılarında
tekrarlar. 16 y.y. büyük şairlerinden (Fuzuli, Baki,
Hayali, Nefi sevdayı yüreklerinin gözü etmişlerdir.
Divan şiirini incelediğimizde sevda yani aşk
o dönem şairIerinin ruhu, canı gibidir. Her çiçekte,
her yıldızda, esen yelde' kısacası herşeyde
onu görürler. Fuzuli'nin şiierine baktığımızda
sevdanın yüce bir anlam kazandığını
görürüz.
Baki ile bu en yüksek duruğa varır. Kutsal
olarak biIdiğimiz herşeyin adı olmuştur
sevda. Onsuz bu dünyanın anlamı yoktur.
Sevgiliden gelen her türlü cezaya teredütsüz hazırlar.
|