Satrtsite / Anasayfa       Künstlerhaus           Sanatçılar Evi-Göynük

     Makaleler

  Biografie     Gedichte     Erzählungen      Artikel                     Bilder       

   Yaşam         Şiirler          Öyküler          Makele/deneme    Resim /Fotoğraflar 

 Deutsch        Türkisch      

 

 

   
   
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 

            Biri kırka yaran düşünce...

 

     

ŞİİRDE  DİL VE ESTETİK ÜZERİNE

 

   Özellikle 'Şiirde Dil, İmge ve Estetik Üzerinde" durmak istiyorum. Bir konuşmada veya bir yazıda Edebiyatın tüm alanları üzerinde durmamız mümkün değildir. Elbetteki şiirde öbür sanat dallarında olduğu gibi salt bağımsız değildir. Sanat dallarının birbirleriyle ilişkisi aile ile birey ilişkisine benzetebiliriz. Her zaman biri öbürüyla belirli bir ilişki ve alışveriş içindedir. Bu onlardan birini şiire taşımamak koşuluyla böyledir. Ben yalın imgeye dayalı şiirden söz ederken konuyu Platon, Kant, Gelileo, Aristoteles, Descartes'e kadar götürerek klasik sanattaki rasyonalizm, pragmatizm ve Pozitivizm'den söz etmeyeceğim. Elbetteki felsefe dil bilimi için önemlidir.

   Felsefe bilgisi edebiyatın ve tüm sanatların önemli bir öğesi olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Belki de bunun için İlhan Berk bir yazısında "şiir dilin tarihidir" der. Bence bütün yazın alanları ve güzel sanatlar için aynı tanımı yapmak gerek. Ancak şiir dilinde estetik edebiyatın diğer alanlarından daha öne çıkmaktadır. "Şiiri olmayan bir dil var mı?" gibi bir soruyu hiç bir zaman kendimize sorma ihtiyacı doymuyoruz. Çünkü hepimiz biliyoruz ki dünyamızda şiiri olmayan bir dil yoktur. Bütün halklar yazıya geçmeden önce türkü ve masal şeklinde sözlü edebiyata sahiplardi. Her türkünün bir şiir olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak günlük ihtiyaçlarımızı karşılamak için kullandığımız dil ne bir türkü ne de edebiyatın başka bir dalıdır, sadece edebiyat diline kaynaklık eder, ancak edebiyat dili değildir.  Edebiyat dili özlü, tutumlu, birdan fazla anlamlı ve ses güzelliğine sahiptir.

   Dil ile ozanın ilşikilerini irdeleyen Victor Hugo yazarın işlevini şu cümlelerle  ortaya kor:

   "Eğer insanın ve doğanın bir sesi varsa, olaylarında sesi vardır. Yazar, ozan sürekli olarak görevinin üçlü bir öğretim içeren sözcükleri seçmek olduğunu bilir. Bunun için ele aldığı üçlü sözü tek tek bir şarkı kümesinde ona zarar vermeden eritmek olduğunu düşünür. Seçtiği sözcük birinci olarak yüreğe, ikinci olarak tine  ve üçüncü olarak usa yönelen üç anlamı yani  onlara varan üç ışını içerir."

Edebiyat dilinin bu özelliklerinden dolayı bazı dil ve edebiyat uzmanları duyarlılık ve eğitim gerektiğini savunurlar. Elbetteki bu savda da önemli bir gerçekçilik vardır. Ancak eğitimin illede bir sarayda veya okul binasında olma zorunluluğu yoktur. Birey kendisini bu kurumların dışında da eğitebilir. Bir örnek verecek olursak Yunus Emre yedi yıl "Tekke" yani "Medrese" eğitimi almış ancak Karaca Oğlan ve Aşık Veysel hiç bir eğitim almamıştır. Ayrıca Aşık Veysel'in iki gözü de görmüyordu. Örneklerimizi daha somut daha anlaşılır hale getirecek olursak Aşık Mahsuni Şerif ne edebiyat, ne müzik, ne de herhangi bir güzel sanat okulu mezunudur. Ama Mahsuni Şerif'in yüzlerce eğitim görmüş tanınan sanatçılardan daha başarılı olduğu ve önünde yer aldığı inkar edilemez. Roman ve masalda da  böylesine onlarca örnek verebiliriz. Burada bireyin kendi kendisini eğitme, sınama ve deneme yolunu seçerek kimseden etkilenmeden güzelle varışı vardır. Büyük ozan Yunus Emre şöyle der:

"Az söz erin yüküdür

 Çok söz hayvan yüküdür"

   Fazla sözle çok şey  anlatılmayacağı gibi ozanın da anlaşılmayacağını Yunus vurguluyor ve bunu ozanların başlıca kaygılarından biri olduğunun altını çiziyor. Kısa ve öz dizelerin önemini dile getirmiş oluyor. Bu sav edebiyatın her alanı için geçerlidir. Kısacası bu örneklerle yola çıktığımızda. "Edebiyat ses ve duygu zenginliğine dayanır" tanımını da yapabiliriz. Yani düşünce, duygu, ses güzelliği edebiyata imgenin ve estetiğin temel taşlarını oluştururlar. İşte bu bağlamda müziğin, edebiyatın özellikle şiirin temel öğelerinden olduğuna tanık oluruz.

Okullardaki okuma ve söyleşilerimde bazı genç arkadaşlarım " müzik ve duyguyu anladık, ama düşüncenin sınırı nedir" diye  soruyorlar. Haklılar. Ancak bu sorunun

kendisinde  edebiyatın yanıtı var. Sanatçı veya birey kendisi bireysellikten yola çıkarak toplumun içinde, sosyal gelişmelerin içinde kendini bulur. Sanatçının veya bireyin bazan

tek bir dizesi cümlesi yer yüzünden yolla çıkarak çok uzaklarda bulunan hatta adını bile bilmediğimiz yıldızlara kadar varan  sınırsız bir evrenselliği kapsayan bir alana taşır insanlığı. Yunus'un "Bir ben var benden içeri" dizesi bunlardan biridir. Bu örnekte olduğu gibi düşünceyi dillendiren, bize yansıtan, tanıtan, kavratan müzik, felsefe, matamatik, fizik, kimya edebiyatın her dalının kaçınılmaz öğeleri olabilirler.

Özellikle şiir, resim, heykel, tiyatro, sinama gibi aşırı estetik isteyen, birden çok anma yüklenen alanlarda bu matamatiksel yön daha ön plana çıkmaktadır. Ancak şunuda vurgulamak gerekir diye düşünüyorum. Roman ve öykü de de elbet bir denge bir matamatiksal hesap vardır, ancak yazarına nazaran şair, resam keykeltraş biraz daha fazla bir denge hesabına girer. Bunu kimi kez bilinçli yapar. Bazan bilinçli olmadan yapar. Başka bir deyimle bu alanların hepsi matemetiksel hesaba yaratıcısını zorlar. Konumuz olan şiir tek olarak ele aldığımızda, aruz hece, vezin kafiye hatta serbest şiir, incelediğimizde hepsinde bir matematiksal iç hesap olduğunu görürüz. Bazı arkadaşlar serbest şiir için "olur mu böyle şey diyeceklerdir". Tanıtım evet gerçek bu", serbest şiirde de genellikle bir iç düzen vardır. İlk bakışta göze çarpmayan, formülleştirilmemiş, gizli, iç ahenkler, ölçüler" farklılıklar içeren ses düzenekleriyle örülmüştür.

Bence bunlar daha çok bir yaratıcısının kendi sınama ve deneme, yoluyla bir iç mimar gibi veya bir halı dokokumacısı gibi birikimlerini işlemesinin ürünüdür. Yani birkimlerin titizce değerlendirilmenin sonucudur. Toplumsal gelişmeler dil de değişiklikler yaratır. Bu gelişmeler sanatı her alanda  etkiler. Örneğin Osmanlıca ile Türkçenin ve günümüzde özellikle kır-kent çatışmasının sanata yansıdığını ve kültürel gelişim ve değişimlerin de ortaya çıktığını hiç birimiz görmemezlikten gelemeyiz. Bu durum yeni bir dilin, yeni sanatın, yeni edebiyatın ortaya çıkmasını da birlikte getiriyor. Halk, Divan, Tanzimat çağdaş şiir ve edebiyatı dediğimiz akımların ayrışımı burada kaynaklanmaktadır. Elbetteki her dönemin kendine has kuralları vardır. Ancak kurallar edebiyattın hiç bir dalını fazla bağlamaz. Çünkü kural edebiyatın amaçlarından biri değidir. Maksim Gorki bunun için şöyle diyor. "Kurallarla kendini sınırlayanlar, yazın yeteneklerini, zamanını işe yaramayacak işler için harcamış olur. Kurallar düzenlemeye zaman ve yeteneğini harcayan kişi olsa olsa sonuçta bir yasa ve bir bilim adamı olur. "

Bence de yazabilmenin ön koşulları var, ama ön yasaIarı yok.  Bunun için olmalı ki Vefa Önal "Şiirin Şarampolleri" adlı bir yazısında şairi sürücüye benzetir. Bu konuda şunları söyler ,,Tıpkı trafik işaretleri gibi şiirin yollarında da sağa sola serpiştiriImiş bir takım işaretler vardır. Bunların üstünde şiir kent'e ulaşmak isteyenler için yazılmış kısa bilgiler vardır. Bir tanesinin üzerinde aynen şöyle yazılıdır: Şair şiirine kendini koy."

Vefa Önal'ın bu açıklaması bize geçmişten günümüze kadar sanat alanında çaba göstermiş, emek vermiş üstadların birikiminden yararlanmanın önemini vurgular. Edebiyat ustalarının kendinden sonra gelecek  kuşaklar için bıraktıkları belli işaretlerden, birikimlerden yararlanmasını kavrayan genç kuşaklar fazla sağa sola çarpmadan ürün verme olanağı bulurlar. Burada ,,Şair şiirine kendini mutlaka koy" sözü ilk bakış da "dışarıyla ilgini kopar, kendi iç dünyana yönel, nesnellikten kaçarak kantarın topuzunu özneliğe kaydır' gibi bir anlam da çıkartılabilinir. Bence burada ben merkezci, iç dökmelerle, narsist mırıltılardan öteye geçmeyen ,,Verzalit" şiirlerin yazılmasını istemiyor. Kendi yeteneğini bir önceki kuşakların birikimlerinin ışığında geliştirmesi gerektiğini vurguluyor. Bu edebiyatın tüm dalları için geçerlidir. Çünkü her şair'in her yazarın kendine özgü bir yazım stili vardır ve olması gerekir.  Bunun için Fakir Baykurt bir çok söyleşide ,,verdiğin eser birazcıkta sen kendinsin' diye vurgular. Ancak sanat adamı ,,Gerçek benim, benim düşüncemden başka gerçek yok" savıyla yola çıkarsa, şiirini, öyküsünü, romanını buna göre kurmaya kalkarsa Trafik kurallarına uyum sağlamamış olur ve böylece tehlikeli bir şarampole düşmüş olur. Çünkü burada imge, ve estetikten kaçmış olacak. Sanatsal heyecandan yoksun, toplumdan kopuk hatta insandan kopuk ,,verzalit" bir ürün ortaya

çıkmış olur. Yani budalaca ,,ben eserime kendimi koyuyorum" ile estetiği olan bir şey ortaya çıkmaz. Kendinden tamamen kaçış da sanatçıyı başka bir şarampole sürükler. Şiir, edebiyat doğrusu tüm sanatlar bir denge ve hesap işidir.

   Ünlü Fransız aydını Diderot'u anımsamadan geçmeyeceğim. 0 şöyle der:

,,Büyük ozanlar, buhranların içinde özellikle dramatik olanlar, çevrelerindeki fizik ve ahlak evreninde olup bitenlerin tutarlı izleyicileridirler. Kendilerini şaşırtan herşeye ilgi duyarlar ve bunları ararştırarak malzeme toplarlar. Kendileri bilmeksizin içilerinde oluşan birikimlerden çıkan bir takım yeni resimler,  yeni görüntüler, yeni anlamlar yüklenmiş sözcükler de yapıtlarına geçer.

Aynca Didetro ,,duygusallık büyük bir dahinin  özelliği değildir" der. Burada kimse dışarıyla bağlarını kopararak, içine kapanarak tek kendisini anlatmakla sağlıklı bir eser veremez, ama bensizde olmaz. Denge meselesi burada da ortaya çıkıyor. Sözcükler, kavramlar tek bir yargıda yada değişik yargılarda bir araya gelerek bir fikir oluşturur ve insana haz verirlerse, duygulandırırlarsa estetiği yakalamış olurlar. Bu nedenle toplumsal olaylar izleme ve insan ilişkileri oldukça önemlidir. Ancak o sanatsal çizgi, yol içinde kalırsa yararlıdır. Yazın alanların hepsi ,,sözcüklerle yazılır." Ama nasıl ki resmin amacı renk değlise bir dizeninde amacı sadece sözcük yaratmak, sözcüklere yeni anlamlar yüklemek veya sözcüklar arasında bir uyum sağlamak değildir. Ama onsuz olunmaz. Bir tiyatro oyununu sözcüksüz sahneye koymak mümkün. Ancak bir şiiri, bir romanı sözcüksüz ortaya koymak mümkün değildir. Bunun için Muammer Karadaş şöyle der:

"Şiirle resim yapılmaz o bir mimarı düzenleme değildir. 0 bir senfoni ve öbürleri de değiIdir... 0 hemde bir düzenleme, bir resimleme, bir ritm olayı, aynı zamanda bunlann hiç biri olmayan bir aşkınlıktır. Biçim içeriği dışlaştırmaya yarar, bu dışlaştırmayı en sağlıklı bir biçimde gerçekleştirebilmek için denenen her yol ,Mübah'tır."

Muamer karadaş burada yazının her alanında özellikle şiir de sözcüğün tapınçlaştırılmaması gerektiğini vurgular. Sözünü şu cümleyele sürdürür:

,,Sözcüğü tapıncılaştırdığın an, içerikçe şiirin kazdığı koyuya düşmesi olur. Sözcüğün özdeksel yapısı ile içerdiği asıl anlam ve yan anlamlar biri birinden koparılamazlar. Yani sözcüğün renk, ritim, mimari değeri onun asıl anlamını, kulanıma göre berkitip öne çıkarabileceği gibi, engelieyebilir de. Bir açmaz gibi görünen bu durum, ancak iyi kurulan, bir sözcükler arası ilişkiyle aşılabilinir."

  Bunlar için bir eğitim gerekir mi? Evet, ama bunun için bir akademik okul eğitimi şart değil ama akademik eğitimin önemini ve faydalarınıda göz ardı edilmez. Yaşamın büyük bir kısmını doğayla uğraşarak geçiren ve okuma alışkanlığı yerleşmemiş toplumlarda olduğu gibi bizim ülkede de her insan kendi duygularını şiir ile dışarıya vurmaya anlatmaya çalışır. Bazı sanat adamlan buna karşıdır. Özellikle Aristokrat, bürokrat ailelerden gelenler. Gerekçeleri: ,,bu düşünsel sıçramalar yerine duygusal sıçramaları yoğunlaştırdığını" savunuyorlar. Yani onlara göre 'Duygusal sıçramaların yoğunlaşması" edebiyatın bilimselleşmesnine zarar veriyor. Elbette edebiyat ve estetik bilimselleşiyor. Onun kaynağı olan imgeleri, insan sınama ve deneme yoluyla yakalar, bilim onu toplar sistemleştirir. Onun için ben şiir yazmaya yönelmenin düşünmeye yönelme olarak görüyorum. Bütün gençlere "duyguIarınızı, hatta düşlerinizi yazın, yazdıklarınızı okuyun, başkalarına okutmaya çalışın ve üzerinde düşünün" diyorum. Sınama ve deneme bir eğitim alanıdır, kuralcılığa boyun eğmez.  Bu en yasakçı dönemlerde bile yeniye, insana yönelmeyi sağlar. İnsan ilişkilerinde sıcaklığı tazeliği kurur. Bu bilimsel çalışmalara yeni bakışlar kazandırır. Divan şiirimize baktığımızda sevdanın burada iki insanın arasıdaki duygusal yaklaşımları aştığını görüruz. Önemini inkar edemediğimiz. Divan şiirine aşka yanı sevdaya çağrı olarak bakmamız gerektiğini İlhan Berk sık sık yazılarında tekrarlar. 16 y.y. büyük şairlerinden (Fuzuli, Baki, Hayali, Nefi sevdayı yüreklerinin gözü etmişlerdir. Divan şiirini incelediğimizde sevda yani aşk o dönem şairIerinin ruhu, canı gibidir. Her çiçekte, her yıldızda, esen yelde' kısacası herşeyde onu görürler. Fuzuli'nin şiierine baktığımızda sevdanın yüce bir anlam kazandığını görürüz.   

   Baki ile bu en yüksek duruğa varır. Kutsal olarak biIdiğimiz herşeyin adı olmuştur sevda. Onsuz bu dünyanın anlamı yoktur. Sevgiliden gelen her türlü cezaya teredütsüz hazırlar.

Ya rab bela'yı aşk ile kıl aşina beni

Bir dem belâ'yı aşktan etme cuda beni

Tanzimat şiirinde de toplumsal olaylar ağırlak kazanmasına rağmen bazı eleştirmenler Namık Kemal, Ziya Paşa, Muallirn Naci, AbdüIhak Hamit aşka kapalı kaldıklarını savunurlar. İmge eksikliğini ve ideolojik yönlerinin sanatçı yönlerinden daha ağırlıkta olduğunu söyleyenler var. Oysa hiçte öyle değildir. Onların eserlerinde sevdanın gizlilik zırhına fazla bürünmediğine tanık oluyoruz..  Kendileri de sevdaları da toplumsal olaylar içindedir genellikle. Özellikle Abdülhak Hamit"in Makber"inde sevdanın yer yüzüne indiği rahatlıkla anlaşılmaktadır. Şöyle seslenir:

Sen öldün, ölüm güzel demektir.

Kaç şekle girer o yär içimde

"Sarabernar"da Hamit sevdasını çu çığlıklarla dile getirir: ,,Ne zaman istese güzeldir o." Böylece sevgili sadece bir sembol, bir ,,idea" olmaktan kurtulur. Hemen hernen her dönemde bazı siyasi güçler kendileri o görkemli saraylar içinde, inanmaz bir doğa güzelliği içinde yaşamayı tercih ederken sanat adamının onun sahip olduğu varlıklardan daha güzel olan şeylere, sözcüklere, olaylara estetik dolu, görkemli duygu yükleyerek anlatrnası, tanıtması onları ürkütmüştür, hatta korkutmuştur. Her inançta olduğu gibi İslâm dininde bir dönem resim başta olmak üzere sanatın bir çok alanlarının yasaklanması buradan kaynaklanır. Ancak su ve hava ne kadar bir yerde tutuklana biliniyorsa sanat adamının çalışması da o kadar tutuklanabilinir. Bu nedenle sanatı ve sanatçıyı su ve havaya benzetebiliriz

Sanat ve sanat adamından korkulmaya başlandığı dönemlerde ortaya çıkan eserlerde daha çok birden fazla anlamlar yüklendiğini görüyoruz. Divan edebiyatında şair sevgilisini Tanrı'nın, güzellik meleklerinin yerine kor. OnunIa olan konuşmalarını, duygularını, yaratanla, kuşlar, çiçekler arasındaki ilişkier, diyaloglar şeklinde oldukça duygu yüklü bir içimde verir.

Divan Edebiyatı'nın yavrusu olan Tanzimat Edebiyatı'nın maskelerden sıyrılmasını isteyen ve batı gerçekçiliğini örnek alması hiç bir zaman onu sevda ve duygu konularından uzaklaştırmamıştır. Bu Servet-i Fünun döneminde de böyledir. Bu dönemlerde Batının direk, isyancı, gerçekçi söylem biçiminin etkisi özellikle düz yazı alanında daha açık bir şekilde görülür. "Sergüzeşt", "Celal Bey", "Dilber Aşk" gibi roman türü eserlerde bunu rahatlıkla görürüz. Yalnız doğrudan bire bir insanlara arasındaki sevdayı, yani aşkı sözlü edebiyatta özellikle maniler ve koşuk türü şiirlerde görürüz. Başka bir söylemle türkülerde  bu daha açık olarak her zaman görürüz. Homerostan, Karaca Oğlan'dan, günümüze kadar yaygın bir şekilde dilden dile akarak gelmiştir. Ancak batı anlamında gerçek sevdayı işleyen roman eseri Serveti Fünün döneminde yazıldığını görüyoruz. Örneğin "Aşkı Memnun" adlı eser yasak bir sevdayı işleyen bir ilk romandır. Bizde düz yazı batı ülkelerine  göre oldukça geç başlamıştır.

Tekrar şiire dönersek Servet-i Fünün dönemindeki eserleri incelediğimizde sevdanın kıyafet değiştirdiğini görürüz. Yeni bir giysi ile karşımıza çıkar. İlhan Berk bu dönem için ,,ayağı yere basar ancak soluk uçucudur" der. Buradaki sevgili sevdasının sonucu rengi sararmış solmuş bir hastadır. Ancak hep romantiktir. Yazılı şiirde sevdayı açıkça Yahya Kemal ile Ahmet Haşim işler. Yahya Kemel"in şiirlerindeki sevgili gerçek anlamda bir kadındır. ,,Vuslat' sevgilisidir. Onu şiirin de şöyle tanımlar:

Cänan aramızda bir adındı,

Şirin gibi Hüsn ü ana ünvan,

Bir sähile hem şerefti hem şän

Çok kere Hayalimizde cânan

Bir şiir'i hatırlatan kadıdı.

 

Elbetteki Ahmet Haşirn'de sevda tüm doğasıyla gerçek kimliğine kavuşur.

Cänän gülüyor eski yerinde

Cänän ki gündüzleri gelmez

Akşam görünür havz üzerinde,

 

Meh-täb kemer täze belinde

Üstünde Semä gizl bir örtü

YıIdızlar onun güldür elinde.

A. Haşim sevgilisine yeni bir imge ve estetlk kazandırmıştır. Doğrudan sevgili bir insan değil gibi algılamak da mümkündür, ancak onun kendisidir. Şu dizelerle onu daha da iyice anlaya­biliyoruz.

Dönse ki aşkın şafağından,

Gitsek mi ekäim-i leyäle

Bizden daha evel erişenler

Dalar bugün evelki hayäle.

 

 Burada A. Haşimde gördüğümüz gibi bütün yazın ve sanat adamları kendilerinden önce yaşayanIardan yararlanmıştır. Yazı öncesinden, yani sadece sözlü edebiyatın var oIuşundan günümüze kadar alan süre içinde ki gelenek ve birikimlerden yararlanılmıştır. Bu nedenle olmalı ki şöyle bir söz var: "Sanatçı sanatçının ayak izlerine basa basa yürür." Bundan en iyi yararlanmasını bilen bir kaç örnek verecek olursak Behçet Necatigil ,,Divança", Turgut Uyar ,,Divan", İlhan Berk ,,Aşkane" kitaplarında divan edebiyatında oldukça yararlandığını görüyoruz. Başta Nazım Hikmet Ahmet Arif; Enver Gökçe olmak üzere bir çok yazarımızın kendilerinden önceki bütün dönemlerden yararlandığını hemen hemen her eserinde saptamak mümkün.

Bu nedenle Necip Fazil, ,,Nazım'Ia da sevda gerçek bir tutkuya dönecektir. Bütün varlığıyIa da bize karışacaktır. Onu gök yüzünde aramaktan kurtulacağız" der. Gerçekten Nazım'ın şiiriyle sevdayı artık gök yüzünde aramaktan kurtulduk. Böylece onu sade tüm yazınsal türlerin merkez imgesi olarak görebilmekteyiz. Şiirimizin imgesini, toplumsal olayları ve gerçek sevgiliyi sembollerin tutsaklığından, zincirinden kurtarmıştır.

Elbetteki Orhan Veli ile sevdanın doğrudan girip çıkmadığı yer kalmayacaktır. Sevgili yaşamın her alanında her sosyal tabaka içinde rahatlıkla kendisine eI uzatabileceğimiz aynı sofrada korkusuzca şakalaşabileceğimiz biridir.

Oktay Rıfat'da sevda tüm güzellikleriyIe durur okuyucunun karşısında. ,,Sizi ilk gördüğüm vakit sokakta, evlerin yağmuru daha dinmemişti. Havada kiremitler uçuşuyor, duvarlar gürültuyle, göçtükçe, sessiz karıncalar yağıyordu üstümüze. Gök gibi dağ gibi adsız bir haliniz vardı sizin. Güldünüz bana. Bir insan akrepsiz bunca güzel olabilir."

Bu örneklerde bize şiirin insansız ve doğasız olmayacağı gibi çağdan çağa değişeceğini de kanıtlamaktadır. Yani Ahmet Arif, Hasan Hüseyin, Can  Yücel, Cemal Süreya, Ataol Behramoglu, Nihat Behram ve Ali Yüce gibi yazarlarda sevda topIumsallaşır. Bir özgürlük imgesi olur sarar toplumun tüm bireylerin yüreğini. İmgeleri tümüyle duygu yüklü ve birden fazla anlamlıdır.

Bunlarda şiirin' bir kendiliğenlikler alanı olmadığını görürüz. Görece bir dizgisellik ve bilinçli tavır alma işi olduğunu görüyoruz eserlerinde. Zaten eski çağ çalışmalarında da doğrusu felsefede bütün bilim dalları ayrılarak kendi alanlarını kurallarla sınırlayınca Alman edebiyatçısı Baumgarten'nın deyimi ile "Estetik ile kız kardeşi mantık" da da felsefeye bir eliyle yapışarak, öbür eliylede kendisine yeni alanlar açarak, kurumsallaştı ve bilimseIIeçti.  Böylece sanat anlama  ve içeriğe ağırlık verdi."

Burada yani söz anlam'a geldiği an fırtınalar kopuyor. Örneğin İlhan Berk yıllardır ,,Anlamsız bir şiirin peşinde olduğunu söyleyip durur. Bir çok genç yazarIar bu görüşü desteklediler ama sonra onlarda bu düşünceden vaz geçtiler. Anlamlı şiir Iimanında yerlerini aldılar. Bu tartışma­lar olurken Adanan Satıcı şöyle der:

 

 ,,Edebiyat dışında kalan o sanatları bir yana bırakarak sormak gerekiyor. Neden romanda ve öyküde anlam sorunu tartışmak kimsenin aklına gelmez?"

Roman ve öykünün de şiir gibi birer dilsel yapı oIduğunu anımsatır. Ahmet Haşim ,,Şiir Üzerine Bazi Mülahazalar"da "şiirde anlam aramayı, bülbüIü eti için boğazIamaya" benzetir. Şiirin anlaşılmayacağını olsa olsa duyumsanacağını vurgalar. Ama Nazm Hikmet ,,şiirin algılayana göre değişebiIen bir anlam içerdiğini, bundan Ahmet Haşim'in sanki habersiz olduğunu dile getirir.

   Nazım Hikmet'in ,,Yaşamak bir ağaç gibi / Tek ve hür / Orman gibi kardeşçesine" gibi kısacık dizeler bile sanırım şiirin sadece bir iletişim aracı değil ama kesinlikle bir iletim olduğunu ve kesin bir anlamı oIduğunu bize kavatmaktadır. Buradaki önem şairin günlük gereksinimlerin için kulanılan sözcükleri yıpratmaktan kurtarması, ona yeni bir güç ve dinanizm kazandırabilmesidir. Yazın adamı sözcükleri alışılmış söz dizimlerinin dışına çıkarır. Bir birine uzak olan sozcükIeri bir dizede toplar ve yeni anlam katmanlan yaratır. Özellikle şiirde bir yanda günlük dil olmaktan, düz yazı olmaktan kaçınırken, sözcüklere yeni içerikler yüklerken, öbür yandan anlaşılır olmak gerekiyor. Mehmet Kemal bu konuyu şöyle özetler:

   ,,şiire her sözcük girmez. Şiirin büyük olmasına, konusuna değil, yapısına bakmak gerek. Kimi sanatçı da, 'ben Iirik ozanım' diye öğnüyor. Şiir biçimler içinde bir biçimdir. Bir yalnızlıktır. 'çekelim üstümüze o yalnızlığı' ki üslubumuz belirginleşsin. Sanat bir üslup değildir derlerse inanmayın." Salah Birsel şiirin Reçetesi gibi olan "Şiirin İlkeleri" adlı yazısında ,,Şairi yeni bir beğenisi olan,, adam olarak tanımlayanlardan yakınır. Sanata soyunanlara şöyle seslenir;

   ,,Artık herkes kendini sanatçıdan daha zeki, daha uyanık sanabiliyor, Sanatçı ne yaptığını bilmelidir,,

   Buraya kadar anlattıklarımız ,, şiirde bu anlam ve anlamsızlık, estetik ve imge yokluğu tartışması nereden çıkıyor?" sorusuna yeterince yanıt verecek bir açıklama oldu sanırım. Estetik ve imge şiirin gelişmesine bağımlıdır. Onu da uygarlık geliştikçe yetkinleşeceği kesindir. Ancak bunu her ülkeye, her döneme indirgemek yalnıştır. Örneğin ülkemizde Divan Şiiri'ni incelediğimizde matematiksel olarak başka bir deyimle bilimsel olarak "ses" öğesi açısında bu günkü serbest şiirimizden hiç geride olmadığın' ve en az günümüzün serbest şiiri kadar görkemli olduğuna tanık oluyoruz. İleri gittiğimizi sandığımız çağdaş olarak nitelendirdiğimiz bazı dönemlerin ne kadar üç yüz, dört yüz, hatta bin yıI öncesinden daha uygar olduğu, daha insani olduğu da sosyolog ve tarih araştırmacıları arasında bir ayrı tartışma konusu. Bu gün şiirin yeri yazında, toplum içinde geçmişte olduğundan daha az olduğu da bilinen bir gerçek. Satılan kitap sayıları ortadadır. Roman ve öykünün, işitsel ve görsel yayınlar karşısında pek iyi olduğu söylenebilinir mi?

Bugün özlü, çok anlamlı, güzel bir dille ortaya çıkmış şiirle, öyküyle, romanla kaç kişi ilgileniyor? Yayın organları neyi ağırlıkta tanıtıyorsa isanların da onu aldığı bilinen bir gerçek.

   Ancak bu söylediklerimden şiir ve diğer yazılı edebiyat türleri ölüyor anlamı çıkarılmasın. Orta yerde kan yitiren bir edebiyatında olduğunu biliyoruz. Bazı siyasi ve toplumsal dönemlerde edebiyatın önü kesildi, hırpalandı. Ancak ne öldü, ne de teslim oldu. Adnan satıcının söylemi ile ,,şiir sağ selim; kül olan şair'in toplumsal saygınlığı içinde yaşamaktadır." Kısıtlayıcı dönemlerde imge daha çok sembollere yöneliyor. Kan yitirmesinin nedeni orada kaynaklanıyor.

   Afşar Timuçin iki çeşit imgeden söz etmek ollasallığını dile getirir:

   ,,Gerçkten Simgeye" adlı yazıda bu konuda şunları söyler,, Birinci çeşit imge imge bilginin ham maddesidir. Bilgi serüveni onunla başlar. Bilgede ilksel öğedir ikinci çeşit imge bilincin yetkin ürünüdür. Bilgi serüvenin son noktasıdır En gelişmiş bilgi bileşimidir. "

Afşar Timuçin bu ikinciyi simge olarak adlandırarak birinciden ayırıyor.

    Bana göre duymsallık, bilgi, nesne ve olay imgeyi oIuşturur. Bu tavuk ile yumurta ilişkisi gibidir. DüşünseI, duyumsal hiç birşey bilginin dışında değildir. Olsa olsa bireyin bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir bilinmezlik vardır. Çünku insanların gelişimi ile birlikte

sanat ve edebiyatta gelişerek değişiyor. Bu durumda estetikte bir anlam değişikliğine uğrayarak geliştiğini söyleyebiliriz. Bilimlerin genel olarak konularıyla yöntemleriyle ayırd edildişini, tanındığını biliyoruz. Bilimi tanımlamak için konusu ve yöntemlerini irdelememiz gerekiyor. Zaten Afşar Timuçin 'Estetiğin  Çağdaş Metafiziği" adlı yazısında "Gerçekte aşılamayacak sorularımız olsa da, olmasa da, usla, anlığı, ussal bilgiyle, deneysel bilgiyi, kurgu ile bilimsel bilgiyi birbirinden ayıramayız. İki yada üç yüzyıldır biriken deneyimler bizim için, ne kadar önemli olduğunu biliyoruz.... Ama bu düşün, yaratıcı bakışın önenmini yok edemiyor. Her alanda olduğu gibi bu estetik alanında da böyledir" demekten kendinı alamaz.

   Behçet Necatigil ,,Şiir ile savaş" adlı yazısında şiiri şöyle tanımlar:

   "Şiir bir sorun, bir durum üzerinde öIçülü konuşan, susunca da bizim düşüncemizi bekleyen bir olgunluktur, bir kıvamını bulmadır."

    Günümüzün şairlerinden yakınıyor ve bu cümleIerde onun:

   ,,Görüntü kavramlannda yalnız hayalleri, simgeleri degil, iç yapı özelliklerini de işin içine katıyorum. şairin iç yapısı sözcüklerin dağıtım düzeninden, sözcüklerin sıralanışından, onların simetrik ve parelel konumlarından oluşur Günümüz şairIerinin pek önem vermedikleri iç yapı, ayrıntılı ve çapraşık çatılar toplamıdır."

   Behçet Necatigil "güzel bir şiirin bir estetik sorunu olduğu"nu vurgular. Bence de doğadaki güzellik sorunuyla sanattaki güzelik sorunun bir birinde ayırmak kaydı ile güzellik sorunu estetiğin temel sorunudur. Böylece şairin ve şiirin de sorunudur. Eğer estetikçi tek tek estetiklerden giderek genel estetiğe varırsa sanat adamı olarak eserlerinde kendi estetiğini de ortaya koymuş olur. Yani şunu vurgulamak istiyorum, estetiği ne izleyicileri, okuyucuları, ne de bir başkası yaratır, sanatçının kendisi yaratır. Bence bu konuda Afşar Timuçin"nin ,,Eski estetikten yeni estetik'e" yazısını mutlaka okumak gerek.

Elbetteki bir sanatçı bir konuyu işlerken hüner ve marift ve birikimlerini orataya koymak zorundadır. Sanatçının başka çaresi yok. Sanat adamının ellerinde bulunun malzeme bilgi ve birikimleridir. İmge ve estetik konuya ancak bu birikimle kazandırılır.

Bu konuda İbrahim Uluklu şöyIe der:

   ,,Bütünselliği amaç edinmiş bir perspektifle bakınca, şiirimizin iki kanalda aktığını görüyoruz. Bunlardan ilki, bağımsızlaşmamış estetik dediğimiz estetikle üretilmiş şiir. İkincisi bağımsız estetik dediğiimiz estikle yazılmış şiirdir. Bağımsızlaşmamış estetiği, üretim tarzı olarak alan şiir, ülke gerçekliğin sanatçıya sağladığı olanakları, o gerçeklikle hesapIaşmaya girmek ve değişime uğratmak amacıyla değil süs öğesi olarak kuIanmıştır."

   I. Uluklu bu yazıyla sanat adamaının toplumdaki yerini ve işlevini oldukça anlaşılır bir dille açıklıyor. Sanatçı işliediği konuyu sembollerin arkasına gizliyorsa, olayları doğaya ve kadere bağlıyorsa bu durumdaki sanatçılar genellikle birinci kanalın sanatçılarıdır. Bunlar özellikle eğemen güçlerin hizrnetinde oldukları için onlar tarafından korunuyor. Bunların çalışmalarının kesintiye uğramadığını biliyoruz… İkinci kanal yani "bağımsız estetik için" var olan, eğemen güçlerden kopuk olan, ,,muhahalif olmayı kendi başına ve arkasız bir içerik almayı sürdürenler" olarak tanımlar. Burada sanatçı işlediği konuda toplum - insan, doğa ve estetik üçlemin yakasını bırakmıyor. Emeğe ters düşmüyor. Edebiyat, sanat yeni biçimlerle, yeni tadlarla daha çok görkemleşerek sürüyor. Elbette sanat adamı hem dışanya karşı hemde kendi içinde kendisini daha sıkı bir denetim altında tutmaktadır Kendisinin dışındaki olaylara, oluşumlara (canlıya, topluma, doğaya) daha titiz bir gözle

bakmaktadır, incelemektedir. Duyumsamaları birinci kanal içinde yer alanlardan oldukça farklıdır. Bunun içindir ki iki gözü görmeyen Aşık Veysel üst düzeydeki bir devlet yöneticisine şöyle diyor:

   ,,Sen hele birde benim gözümle dünyaya bak, o zaman anlarsın kör kimdir."

   Burada bağımsız estetikle eser veren sanatçılar doğal dilin ne denli zengin olduğunu ortaya koymakla da yetinmiyorlar. Sanatın yazı dilinin semantiğini başka disiplinlere emanet etmiyorlar. İIetişim kanallarının kapalı olduğu dönemlerde bile kendi dışındaki olayların içine girerek, onları görerek, duyumsayarak, kavrayarak, irdelerken şaşkınlığa

düşmeden uyarıcı oluyor, dünyayı, gelişmeIeri bilime uzak düşmeden, anlaşılır bir uslupla anlatıyorlar. Sanatçı elbetteki kendisinden önce verilmiş tüm sanat malzamelerinden  yararlanıyor, Salt folklor ürünlerinden yararIanmakla yetinmiyor. Dilin sadece gücüne sığınmak yerine dille daha yeni sözcükler ve yeni  var olan sözcüklere yeni anlamlar, yani yeni imgeler kazandırıyor.

Ben imgenin kaynağını, var olan kültürün hatta kültürlerin iyi kavranması ile olanaklı olduğunu söylüyorum. Bu kavranırsa sözcükler daha çok çiçeklenir…

 

 

                                                          

                                                           Oss. Holanda

                                                            ve

                                                           Antalya "ANSAN"

                                                           "Edebiyatta Şiir - Dil ve Estetik"

                                                           konulu toplantılarda ki Konuşma

 

               Deneme Lıstesıne Dönüş-------->

 

  

 

 

                     Makaleler

   Yazın adamı sözcükleri alışılmış söz dizimlerinin dışına çıkarır. Bir birine uzak olan sozcükIeri bir dizede toplar ve yeni anlam katmanlan yaratır. 

 Deutsch        Türkisch