Anasayfa           Startseite           Künstlerhaus        Sanatçılar Evi
           

   Biografie     Gedichte     Erzählungen      Artikel                     Bilder       

    Yaşam         Şiirler          Öyküler          Makele/deneme    Resim /Fotoğraflar  

 Deutsch        Türkisch      

 
 

 

HEP BİRŞEYLER YARIM KALIYOR

Ah oğul, nasıl anlatayım sana yaşadıklarımı, şu an düşündüklerimi ve hep düşlediklerimi ama bir türlü ulaşamadıklarımı? Zaman zaman takılıp kalıyorum 

düşüncelerimle havadayım sanki, sürekli düşünüyor ve hep bir şey yarım kalıyor içimde sanki. Ne yapsam faydasız, ne düşünsem anlamsız gibi geliyor... 

Bir düşünceye asılı kalıyor aklım , neler yaşıyoruz günümüzde, bu çağda; gelecek yüz yıllarda, daha neler yaşanacak bu mavi gökkubesinin altında, yer yüzünde?’ 

Bunlara benyer binlerce soru biri şbürünü kovalızor beynimin yüreğimin derinliklerinde. Ancak hiç birine açık bir yanıt bulamıyorum, gelecek nesiller için iyi 

birşeyler bırakabilecek bir umut göremiyorum.

Biliyorsun, babamın erken ölmüş olmasından dolayı abilerim bana ve kardeşime babalık yaptılar.  Sağ olsunlar babaları olan çocuklardan daha iyi korudular, 

iyi bir eğitim iyi bir terbiye ile yetiştirdiler. Ancak içimde hep baba özlemi vardı, ben baba oluncaya kadar. İşte o andan itibaren dünyam çocuklarımı yetiştirmek 

ve “babam olsaydı” diye kendi içimde özlediklerim tüm güzel olanakları çocuklarıma sunmaktı. Bence iyi bir eğitim her şeyin başında geliyordu. Sizlerin okul 

sıralarında başarıdan başarıya koşmanıza, var olan olanakları en iyi kullanma, dileğine dönüştü tüm dileklerim.

Ben hiç kadere inanmadım. İnsan aklının ve sağlıklı bir eğitimin her şeyi değiştireceğine bunun insan oğlunu hep daha güzele taşıyacağına inandım. 

Batıl bir tanrısal inancım hiç olmadı, ama doğanın akışına ve kendi içindeki dengesine, gücüne inandım. Bazan öyle oluyorki ne yaparsan yap, 

olacaklar oluyor; Çaban, gücün olacakları engeleyemiyor.  Olacaklardan kaçış yolu yok sanki. Bazan kendime sorardım “onu yapıyorsun, mutlu 

olmuyorsun, bunu yapıyorsun, yok oda tatmin etmiyor seni. Hep bir şeyler yarım, hep içinde bir burukluk var. En sevdiğin şeyleri bile aramaz  ve 

onlara dokunmaz oluyorsun. Her şey tükeniyor mu?” Ama bilime inandığım için bu soruların peşinden daha delicesine sarılıyorum okumaya, 

araştırmaya, bilim adamlarının, felsefecilerin yazdıklarını anlattıklarını anlamaya çalışıyorum, çalışıyordum.

Biliyorsun, ben hep insanlığın ancak bilimsel bilinçin geliştiği ölçüde olgunlaşacağına, mükemelleşeceğine inanırım. Bu nedenle  “kadını okumayan bir toplumun 

başkaların kölesi olmaktan, çağımızın deyimi ile ucuz iş gücü olmaktan kurtulamayacağını” savunurdum, savunuyorum.  Bu nedenle hep kızlarmın daha başarılı 

olmasını istedim.

Büyük ablan yüksek tahsilini tamamladı, kendi bürosunu açtı, oysa mükemel olan zekası ile bir bilim adamı olabilirdi. Evlendi, ama bilimsel, çagdaş yaşamın 

normlarından ne kadarını alıp kendi çocuklarina, eşine, çevresine verebiliyor ve ne kadar mutlu… Peki onun küçüğü yani küçük ablan hakkında neler söyleyeceğiz? 

Seninle sık sık konuşurduk. onun geleceği üzerinde. Okulu sevmedi. O bize ‘”bunlar okuya, okuya bir gün akıllarını kaçıracaklar” gözüyle baktı. Çağın verdiği 

bilimsel düşünce de ne varsa, onu red etti. Bize karşı saygılı davranmakla iyi bir evlat olduğunu düşündü. Oysa bizim beklentimiz, onun toplumda daha saygın, 

daha geleceği olan, daha aydınlık bir yer almasıydı. Bu da ancak sağlıklı bir yüksek okul eğitimi almak ve ona  genel bilgi ve kültürü eklemekle mümkündür.

Senin spor, genel kültür ve yüksel okul eğitimini bir arada götürmen bizi özelliklede beni bir nabze rahatlatıyordu demek  yetmez, seninle gurur duyoyurduk, 

tüm akrabaların, çevrenin gözü senin üzerindeydi. Buna rağmen sık sık sorardım kendime “senelerce düşündün, okudun, aradın, sordun,  insanlara yardım ettin,  

başka insanların evletlerını iyi bir eğitimden geçirmeleri için, daha insanca bir yaşama kavuşmaları için geceni güdüzüne kattın ne oldu, hayatın sırrını bulabildin mi? 

Mutluluğa giden yolu keşfedebildin mi?  Her gün kahvelerden, kumarhanelerden çıkmayan, bir günlük haber bile almayan, düzenli haberleri izlemeyenlerden 

daha mı üstün oldun?” diyorum ve bu sorulara bir yanıt bulamıyor öylece kalıyorum..”Çok bilmek daha mı az mutluluk getiriyor” diye düşünüyorum zaman zaman, 

ama çoğunlukla bir şey öğrenmek, düşünmek hoşumada gidiyor. Sonuçta ben de bir insanım işte...

Sen okulu bitirince, ben kendimi emekli edecektim, sadece yazı yazacaktım. Yıllardır göçmenler arasında ki çelişkileri ve onlarla yerli halk arasındaki farklılkları, 

kültürlerin karışması sonucu yeni nesil ile eski nesiller arasındaki çatışmaları  birikimlerimin gözleminde inceleyip yayınlayacaktım. Her yıl dört, beş ülkeyi dolaşıp 

fotoğraflayacak ve sergileyecektim.

Öğrenimin bitimine bir kaç gün kala  felek sana tuzak kurdu. Hemde  sıcak bir Haziran akşamı, eve  varmana elli metre bile yokken düşürdü seni tuzağına. 

Bana yaşama gücü veren, beni bana tanıtan  evladamı almak kanadımı, kolumu kırmak için felek tuzağını kurdu. Bütün dünyayı bir buzlu mağaraya çevirdi. 

Şimdi ben içinde çaresiz üstünde bir abası bile olmayan bir ihtiyar durumundayım. Artık kendimi bile zor anlıyorum. İçimdeki bir sürü beni zaman zaman 

kontrol etmekte zorlanıyorum.  İçimdeki acılar buzlar üstünde kızağı sürükleyen köpekler gibi azgınlaştı, sürüklüyor beni oradan oraya. Eskiden zorlandığım 

zaman yeni birşeyler okur, bir şeyler yazardım. Sen veya ablan onları çevirip bir yerlerde yayınlanınca rahatlardım. Senin ve Ablaların fotoğrafına bakar 

yorgunluğumu, sırtımdaki acı ve hasretlerden sıyrılmaya çalışırdım.

Hele gecenin ortasaında gelip başıma dikilip “Yeter geceyi gene yarıladın. Kalk yatağa git” demen ve ben yatağa gitmeden çalışma odamdan ayrılmayışın 

beni nasıl rahatlatırdı, beni nasıl mutlu ederdi bir bilsen.Oğul olmaktan çok bir baba gibi davranışın, doğrusu beni mutlu ediyordu. Şimdi sen evde yoksun.

Benim insanlardan gizlediğim, içime akıttığım gözyaşlarımı, acımı kimbilir, kaç kişi anlar? O elle, avuca sığmayan, boyuna bakmaya kıyamadığım oğlum  

yaralı bir arslan sanki, çaresiz yatakta, başkalarının yardımını bekliyor. Bu durum içimdeki isyanı nasıl  her an daha dahada büyütüyor. Buna  birde  ülkemde 

köylerimizin yakılışı, boşaltılması, çocukların, insanların kendi yuvalarında uyuyan kuşlar gibi kurşunlanması, jandarma ve polis işkencesinden geçirilmesinin 

verdiği acıları eklenince, bu isyan içimi yakan, beni de beraberinde yok edecek bir volkana dönüşüyor. Sürekli bir diyalog halindeyim kendimle isyanımla, 

sanırsınız sadece işimi yapıyorum ama kaç düşünce kafam da çarpışıyor ben de bilmiyorum.
Savaşları yaratanlar, silah ve uyuşturucu üreticileri ve satıcıları, hırsızlar, dolandırıcılar, benciller sapa sağlam caddelerde dolaşıyor, toplumda söz sahibiler. 

Buna karşın daha altı yaşından spora ve başklaraına yardıma başlayan oğlum akdöşekte kanlar içinde yatması doğanın akışında ondaki gizde bir tersliğin 

olduğunu  fısıldıyor bana. İşta bu akışın sırrını arıyor aklım, tüm insanlığın da peşin de koştuğu bu değil mi? Sevgili'nin bir bakışı, iki dost'un sohbeti, anne' nin 

evladı için döktüğü gözyaşı, baba'nın hasretle oğula sarılışı, gökten damlayan yağmur, yeni açan çiçek, yeni doğan bir bebeğin gülümseyişi ve açlıkta 

gökyüzünü parçalayan bebek çığlıkları, yoksulların iniltisi doğadaki gizlerin çelişkilerle dolu oluşu değilse, ne ile, nasıl açıklanacak... 

Kısacası oğul, isyan ve hayatın sırı ne kadar doğayla iç içe, ne kadar biri öbürüne savaş açtıysa, içimdeki yaşam ve öfke de  ondan bin kat daha fazla iç içe, 

biri öbürünü yutmak istiyor. İnsan yaşamının doğa ile olan ilişkilerinin sırı  bu kenetleşmede bu öfkede ve onların kendi iç çelişkilerinden gizli belki.. Gelir bir gün 

bu doğa ile bireyin ruhsal iç fırtınaların ilişkilerindeki gizi de belki çözer  bilim adamları…
Diyeceğim o ki oğul, benim için mutluluk hep gece kayan yıldızların sırtında oldu.
Ancak acı ve öfke hep  yüreğimin derinliklerinde yerlerini aldılar. Bu durumumu 

senden başka kime açabilirim ki...  

Bir şeyi biliyorum oğul, bir şeyi biliyorum, ben ve annen siz üç kardeşin birinin öbürüne çok bağlı olduğunuzu gördük, yaşadık.  Bu durumdur biraz bizi rahatlatan, 

yaşayabilmek için azıcık nefes veren. Ayrıca senin sadece  feleğin tuzağını parçalayacak kadar güçlü ve akıllı olmakla kalmadığını, onu yenebildiğini, Tıp Biliminde 

yaşamınla yeni bir mucize yatatabilecek kadar güçlü, yaşam dolu, ve cesaretli olduğunu yaşadık, geleceğini en iyi bir yekilde düzenliyeceğin umudunu bize verdin.. 

Senin bu güçlü yanın olmasaydı, ben acaba bugün halen ayakla olabilir miydim?

Felekten daha çok sana, bize kızanlar kimler biliyor musun? Hastahanelerdeki iç organ tücarlığı yapanlar. O acılı günümüzde nasıl iştahları kabarmış etrafımızda 

dolaşıyorlardı. Aradıklarını alamayınca nasılda bozuldular. Her fırsatta nasıl bize saldırmaya çalıştıklarını bir görebilseydin. Senin bu başarın büyük bir olasallıkla, 

bundan böyle onlara az insan yaşamı yem edecek. Bundan dolayı şimdi ne kadar kızgınlar, kimbilir...
Kalk oğul, Pencerenden bak! Karşıdaki kilisenin  çatısındaki horuzlu haç bile karla kaplanmış, şekil değiştirmiş. Kentin her tarafı karlar içinde. Bütün ağaçların 

dallarını beyazla boyamış kar. Her ağaç kar’dan bir adam sanki. Belki onlar kar’dan palto giyindikleri için üşümüyorlar. Ya ben, bu kaloriferli odada değilde 

buzlarla kaplı bir mağarada çırıl çıplak ve çaresizim sanki. Aç gözlerini ışıldasın dünyam, hep birşeyler yarım kalıyor. Hele sensiz hiç yapamam, yaşayamam, 

Kalk bu can kurban olsun sana oğul…

 

 24 Aralık 2004

 

                                           Makaleler Sayfasına Dönüs

                                                                                      Zurück -à