Biografie     Gedichte     Erzählungen      Artikel                     Bilder      

               Yaşam        Şiirler           Öyküler         Makele/deneme      Resim /Fotoğraflar

 Deutsch        Türkisch      

 
 
            
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
 
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
 

            Biri kırka yaran düşünce...

 

HİÇ SUCUMUZ YOK MU...

 Almanya’ya  ve diğer Avrupa ülkelerine 1960 yıllarında  gelen  ilk göçmen işçi kuşağı   güz yaprağı gibi dökülüyor.

Duisburg  Thysen fabrikasına ilk gelenlerden biri de İbrahim Başyurt. Malatya Akçadağ Kepez köyünden dünyaya gözlerini açmış, Kürecik aşireti içinde  saygın bir aileden geliyor. Almanya;ya işçi olarak geldikten kısa bir süre Thysen Fabrikasının çalışanlarını uzmanlaştırma programı içinde  Su tesisatları ve Kaynakçılık kurslarına katılmış Uzmanlaşma Setrifikat’ı alan ilk işçilerimizden biri.  Emekli oluncaya kadar aynı  fabrikada çalışmış. Duisburg  Almanya'nın Ruhr havzasında  Ren Nehrin iki yanına serpilmiş koca bir kent.  Bir kaç yılı öncesine kadar dünyamızda var olan  en büyük demir döküm fabrikalarından birine  sahip olmakla kalmıyor. Makine, Kimya ve Elektronik sanayi bakımında da Almanya ve Avrupa'nın  sanayi merkezlerinden biri. Bu kentte 40 bin üzerinde Türkiyeli insan yaşıyor. Thysen, Manesmann'ın gibi  büyük fabrikaların kapanması ile  bir çok başka sanayi fabrikaları da  ya kapanmış veya yeni Almanya  (eski Doğu- Sosyalist Almanya) kentlerine veya başka ülkelere taşınmış simdi Almanya’da işsizliğin en yüksek olan kentlerden biri durumundadır. Oysa Almanya  sanayi devriminin bel kemiğini oluşturan kentlerden biridir. Alman Karl Marx ve  Friedrich Engels Wuppertal ve Tir Kentinden çok çalışmalarında  Duisburg’u işlerler. Bir çok Alman felsefecisi ve sosyoluğu, entnoluğu Engles'in  Aile ve Işci sınıfını kapsayan çalışmalarının özünde ingiltere değil özellikle Almanya da Ruhrhaus olarak bilinen alanı (Wuppertal, Duisburg, Düsseldorf ve Oberhausen ve çevresi) nin incelemelerinin sonuçları olduğunu, Engles Almanya’daki yargı ve baskılardan kurtulmak için  çalışmalarını sadece İngiltere’de ki isçi sınıfına adapte ettiğini savunurlar.

Almanya Ruhr Havzası’nın endüstri merkezi olan Duisburg’da  kapanan fabrikalar ya diskotek, veya düğün salonları olmuş veya harabe halinde varlıklarını sürdürüyor.

Bir kaç yıl öncesine kadar bu binaların içi cıvıl cıvıl insanlarla dolu olduğunu bilen, kapılarında hangi alanlarda elaman arandığının ilanını asan bu iş yerlerin kapanması bir bıçak yarası gibi yüreklerine indiğini söylerken kiminin gözlerine bulutlar yükleniyor, kiminin göz yaşları yanaklarından aşağıya birer mercan tanesi gibi süzülerek iniyor. Elbette sadece içini çekmekle yetinenlerde var.

İbrahim Başyurt’un hafif bir kalp krizi geçirdiğini duyunca  Avukat Olan kızım Dilek’i aradım. "Elimde bir kaç önemli dosya var onların üzerinde çalışıyordum Ama İbrahim Amca  hastahanedeyse, ben de seninle geliyorum" dedi. Hastahaneye gittik.

Artık Almanya’da eski Sağlık bakımı yok,  eve yollamışlar.

Evine vardığımızda ev tıklım tıklımdı. Manheim, Wuppertal, Haan, Wessel, Dortmund, Oberhausen ve  daha bir çok kentte  dost ve yakınları akın etmiş. Hastahanede onu bulamayanlar eve gelmişler.

Eve vardığımızda herkes Almanya’nın son günlerdeki özellikle ‘Suç işleyen’ yabancı gençlere karşı istenen sert yasal önlemler veya bunu seçim malzemesi yapan Alman partiler ve göçmenlerin tutumu üzerinde konuşuluyordu. Son günlerde

Hessen Eyaleti’nde Türkiye Kökenli politik partilerden aday olanların söyledikleri üzerine de yorumlar yapılıyordu.Özellikle gençler Almanya politikacılarını tutuculukla, milliyetçilikle, ayrımcılık yapmakla suçluyorlardı.

İlk kuşak ise birikimlerinden yolla çıkarak konuşuyorlardı. ‘Almanlar suçlu olduğunu hep söyleyip duruyorsunuz.  Kısmen doğru söyledikleriniz. Ancak sizde, yani bizim gençlerden hiç suç yok mu?

Göçmensin, kökenin yabancı, elbette adam önce kendi milliyetinden birini bırak, yakınlarını düşünecek. Çünkü her geçen gün iş yerleri azalıyor. Bu durumda sen kendini yetiştireceksin, en az onlar kadar yetenekli olduğunu ortaya koyacaksın.

Diyorlar ki 500 bin okuyanımız var. Bu okuyanları kutlamak gerek. Öbür yanda  46 yılda neden bir milyon okuyanımız olmadı bu Ülkelerde diye kendimize sormamız da gerekmez mi. Biz çalıştık çocuklarımızı okulla gönderdik ki okusunlar meslek sahibi olsunlar. Demedik ki işsiz, mesleksiz olsunlar" diyordu yaşlılar.

Gençlerse "önlerinin kesildiğini,  sınıflarından çok başarısızlarla yarışmalarına rağmen onların iş aldığını ve Türkiye’den gelen, İslam inancından olan insanlara  sadece  binde bir kişiye yer vererek ayrımcılıklarını gizlemeye çalıştıklarını" savunuyorlardı.

Emekli Yaşlıların söylediklerini sanki dinler gibiydiler genç işsizler ama onları anlamaktan, söyledikleri üzerinde  düşünmekten zorlanıyorlardı. Daha doğrusu fazla düşünmeden kestirip atıyorlardı.

Ama yaşlılar ısrarla “Suçu kendinden arayacaksın. Başkasını ben anlamam. Bize de en kirli, en zor işi veriyorlardı. Ama hiç bir gün iş verene ‘neden hep bana, kirli zor iş’ demedik Bunu biri yapacak. Bu işi bende yaparım böylelikle işsiz ekmeksiz kalmam. Biz böyle yetiştik bunu biliriz gençler” demekle yetiniyorlardı.

İbrahim Başyurt Asilzadeliğini kuruyarak sesiz, yorgun konuklarını dinlemekle yetiniyordu, ancak sabrı taşmış olmalı ki sonunda şunları söyledi.

“Bakın  ben bu fabrikada tam kırk yıl çalıştım.  Emekli olalı da bir kaç yıl oldu. hastahaneye düştüğümü öğrenince eski iş arkadaşlarım zincirlemesine bir öbürünü aramış her gün  onlarca iş arkadaşım geldi geçmiş olsun demeye.

Demek isterim ki ne ekerseniz onu biçersin. Siz sevgi dostluk ekinki onlar size uyum sağlasın. O zaman ne onlar sizden, ne de siz onlardan koparsınız”  İbrahim Başkurt’un bu sözlerini Halil Algül şu cümle ile tamamladı.

İbrahim doğru söylüyor, zor, kirli iş demeyeceksin parası az hiç demeyeceksin. Aza kanaat edeceksin ki çoğu bulasın. Atalarımız boşuna dememmiş 'Tekkeyi bekleyen çorbayı içer' ,ne iş bulursan ondan çalışacaksın, iyi işçi olacaksın ki iş arkadaşların olsun. Boş boş sabahtan akşama kadar caddeleri dolaşmakla kimse kimseye sadık arkadaş olmaz”

Ama kimse politikaya aday  olan Türkiye kökenlilerin çalışmalarını tutmuyordu. Sadece 'hiç olmamaktan iyiler.

Ancak hiç biri bizim çocuklarımızın geleceği için nasıl bir çalışma program ve projeleri var, varsa bunu hem kendi partileri içinde ham de mecliste kabul görmeleri için çalışacaklar. Kısacası ellerinde göçmenler için bir proje yok. Belikli Almanlar Sofralarına süs olsun diye  bir kaç kişi saptamış  onları aday gösteriyorlar” demekle yetindiler....

Bu söylem bize “Bektaşi az söyler ama düşündürür” cümlesini hatırlattı...

Son söz birinci kuşak göçmenleri artık güz yaprağı gibi dökülüyor, çabuk davranıp onların birikimlerinden yaralanırsak az sancı çekeriz... Avrupa ülkelerinde ve Avrupa Birliği içine sağlıklı kök salarız...

 

26.01.2008

 

 

 

 

 

------------>  MAKALE  ANASAYFASINA DÖNÜŞ ----------------------->

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

                                                                             Email: MollaDemirel@gmx.de

                Makaleler