|
İSLAM
EDEBİYATI MI YOKSA ÇAĞDAŞ EDEBİYAT MI?
Duisburgda
bulunan Fakirbaykurt Edebiyat Kahvesi Yöneticileri olan
Mevlüt Asar ve Kemal Yalçın geçenlerde Kent Kültür
Dairesinin desteğiyle Çok Kültürlülük
Programı çerçevesinde Avrupada gelişen
Göçmenler Edebiyatı başlığı
ile bir panel ve
şiir
dinletisi hazırladı.
Panele katılanlardan yayıncı
Cumali Duman
(solda) ve yazar Sadık
Yemni Hollanda
da Türkçe yazanlar ve Hollandaca yayınlanan
Türkça eserler hakkında
kısaca bilgi verdiler.
Essen
Universitesi öğretim görevlilerinden Prof. Dr.Sargut
Şölçün Avrupada Türkiye kökenli yazın alanını
ve yazın adamlarını
değerlendirdi. Konuşmasında burada Türkçe
yazanları değerlendirme yerine daha çok Almanca
yazan Zafer Şenocak, Arif Princi, E. Sevgi Özdamar ile
Naim Zaimoğluun eserlerinin pazar buluğunu açıkladı.
Eğer burada Türkiye kökenli insanlar edebiyat
yapmak istiyorlarsa, ve eserlerinin pazar bulmasını
istiyorlarsa bu toplumun beklentilerini duygu ve düşüncelerini
hesaba katmları gerekir. Siyasi güçler ve medya İnançlar
arasında dialoğa geniş yer veriyor. Önemli
bir proje olarak görüyorlar. Bu durumda göçmenlerin
burada bir İslam edebiyati yaratılmasında yer
almaları gerekiyor. Zaten tek şansları da önümüzdeki
dönemde güçlenerek ortaya çıkacak olan bu edebiyat
alanında yer almalarıdır. Almanya ve diğer
önde gelen ülkelerin göçmen yazarlardan bekledikleri ve
olanaklarının kapılarını açaçakları
alan bu. dedi.
Böylece
Sargut Şölcün Hoca Almanya siyasetçileri ile kültür
kurumlarının çağdaş modern sürekli
gelişen bir topluma hizmet eden bir edebiyat ve sanat
değil, daha çok Fundamentalizme hizmet eden Anadolu
toplum ve kültüründen gelen insanları sürekli çağdışı
gösteren ve çağdışı kalmasına
hizmet edecek İslam dini temellerine dayandırılmış
eserler veren yazın ve sanat adamı
istediklerini kendisine has o nazik ve anlaşılır
bir dille anlatmış oldu.
Bu sözler bana Münster üniversitesinin
2002 yılında Türkiyeden on bir üniversitenin
rektörlerini özellikle İlahiyet Bölümü dekanlarını
davet edip hazırladığı panelde ki konuşmacıları
anımsattı. O konuşmalardada İlahiyat Fakültesi
dekanları. Dünyada gelişecek olan olayları
büyük sorunları ancak Dinler arası dialoğla
çözmek mümkündür. Batı AKP gibi partileri
Fundementalist idolojiler olarak değil, tersine Batının
Hristiyan Demokrat Partileriyle olan parelleliğini,
benzerliğini görmeli ve desteklemeli, gelişmelere
böyle yaklaşmalıdır anlayışına
ağırlıkla yer vermişlerdi.
Bu üç günlük panel ve sergiler,
konuşmalar sadece Amerika Birleşik Devletleri değil
uluslararası pazara sahip tüm silah tekellerin bulunduğu
batılı ülkelerin Türkiyeyi çağdaş
demokratik bir ülke olarak değil Hristiyan demokratların
eteğine yapışmış bir İslam
Ülkesi olarak görmek istediklerinin açıkça
ortaya koyuyorlardı. Zaten bu ülkeler ana dilden öğretmenleri,
sosyal danışman ve pedegogları azaltırken,
bunun yerine kiliselerin içinde Kuran Kurslarının
açılmasının ardından okul yerine, bir
avuç Türkiye kökekenlilerin bulunduğu her kentte bir
kaç caminin birden açılmasının, el altında
organize edilmesınin, desteklenmesinin nedenleri üzerınde
düşünmeleri gerekiyor. Ayrıca anadil öğretmeni
yeine, Türkiyeden iki yıllığına din
görevlilerinin getirilip buralarda eğitilerek geri gönderil
mesinin sonuçlarının Türkiyenin çağdaş
demokratik bir üke olma yerine Farklı İnançların
Dialoğu Projesi altında batı silah
tekellerine hizmet sunan bir İslam Devletine dönüştürüleceginin
yolları her geçen gün dahada genişletiliyordu.
Bugün komşumuz Irakda
olanların Türkiyeyede uygulamak istediklerini görmemek
için artık kör olmak gerek. Bu durumu Türkiye halkına
yalın bir dille anlatan Uğur Mumcu ve A. Taner Kışlalı
olayları da öyle sıradan raslantı olaylar
olmadığı gibi sıradan küçük radikal
grup ve örgütlerin işi olmadığı da her
geçen gün daha iyi anlaşılıyor.
Batılı silah tücarları
Ortadoğuyu kendilerinin sürekli pazarları
olarak kalabilmesi için çağdaş bir Türkiye
yerine Hristiyanlığın peşine takılmış,
sürekli kaos içinde, kargaşa içinde yaşayan bir
İslam Ülkesi istiyor. Bunu sağlamanın
ilk yolunu AKP ile açtılar. Şimdi Tek şansınız
İslam Edebiyatıdır şemsiyesi altında,
yazın ve yayın adamlarızla bu projelerini
yaygınlaştırmak ve oturtmak istiyorlar. Ben
Prof. Dr. Sargut Şölçün Hocanın konuşmasını
nazikçe bir uyarı olarak algıladım. Batılı
güçler bu projelerini özellikle Türkiye kökenli Üniversite
öğretim görevlileri ve bu ülkelerde okuyan yüksek
okul öğrencileri eliyle yaygınlaştırmanın
daha kolay olacağını biliyor.
Umarım Avrupada yaşayan
ve Türkiyede ki tüm yazın, sanat adamları,
demokrasi savuncuları, aydınlar bu uyarıyı
doğru değerlendirir. Ne yazıkki şu na
kadar yapılan uyarıları adını verdiğim
çevreler ciddiye almadılar. Batılıların
bu projesini bizim enteller yeni bir şey sanıyor
ve ad yapmak için dört elle sarılıyorlar. Çünkü
Türkiye toplumu önce Afrika, Asya ve Avrupanın bir
çok dillerini, kültürlerini bağrında toplamış
olması nedeniyle Anadolu kültürü ve dili çok
zengindir. Özellikle devletin üst kademelerindekilerin, öğretmen
ve öğretim görevlilernin konuşmalarınde hiç
kuşku duymazlar. Yöneticiyi Tanrı elçisi ve öğretmeni
baba gibi görürler. Bu nedenle onların söylediklerine
inanırlar.
Yılın dört mevsimini her
an yaşayabilen Anadolu insanında duygusallık
ve saflık gerçekçiliğin yerini alır. Kim
daha Anadolu dillerinin zenginliğini kullanarak daha çarpıcı,
şiirsel ve dramatik bir biçimde konuşursa
kitleleri hızla ikna ederek peşinde sürükleyebiliyor.
Nedense sürekli adaletsizliğin yaygınlaştığı
ve fukaralığın büyüdüğü toplumlarda
manavi düşünce daha kolayca ve hızla yaygınlaşıyor.
Büyük deneyimlere sahip sömürgen güçler. Bu güçlü
manavi duygusallığı yerel entellektuelleri de
kullanarak sömürü alanlarını genişletmek için
çok iyi kulanıyorlar, kimleri nasıl ve nerede
kulanacaklarını iyi biliyorlar.
Panelde
yer alan Yücel Fezyioğlu Türkler geçmişini
ve halkmasallarını, özellikle çocuk masallarını
bilmiyor. Cumhuriyet hepsini yasaklamış, kıtırık
seksen yıllık bir Türkçe ile ancak bu kadar bir
Edebiyat yapılır. Buna rağmen bu kırk yılda,
başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde çok güzel
eserler verildi. Örnek olarak, Aras Ören, Dursun Akçam
Fakir Baykurt, Adnan Binyazar, Habib Bektas, Kemal Yalcın,
Alı özenç Cağlar ve daha onlarcası...
diyerek bir bilanco sundu.
Panelde
konuşan Öykü ve Roman Yazarı Ömer Polat,
Almanyada yerel halk ve yöneticiler göçmenlere ön
yargılı yaklaşmaktan kurtulamadılar.
Ancak Türkiyeli göçmenlerinde burada kendi kültür, dil
ile edebiyat ve sanatlarına sahip çıkma
gereksinimi duymuyorlar. İşte en güzel örnek bu
akşam ki Panelimizdir. Duisburg ve çevresinde 50 bine
yakın Türkiye kökenli insan yaşıyor. Buraya
onlardan 20 yakın yazın adamı bir araya
geliyor. Ama 50 insan onları dinlemeye gelmemişse
düşünmek gerekmez mi? Elbete Anadolu topraklarında
sadece Türk masalları, türküleri, fıkraları
değil, Kürtlerin, Lazların, Ermenilerin, Rumların,
Arnavutların kısacası Osmanlı İmparatorluğu
şemsiyesi altına girmiş olan tüm milliyet ve
halkların da bu alandaki güzel eserleri Cumhuriyetten
sonra yeterince toparlanıp sunulmadı. Ancak resim,
müzik, fotoğraf ve haykel gibi güzel sanatlarla
ilgili ne varsa yasak etmiş olan Osmanlı İdaresince
bunlara yer verildiğini derlenip eğitim alanlarından
işlendiğini, kütüphanelerde biriktirildiğini
de sanmıyorum sözleriyle Kültüre dayanmayan bir
imparatorluğun kaçınılmaz sonucunu anlatmış
oldu..
Panelde adımın (Molla
Demirel) yer almasına rağmen konuşmadım.
Panel ilere şu soruları sormakla yetindim. Dünyada
5000 000 (beş milyon) dan az olan onlarce ülke var. Bügün
Türkçe konuşan Avrupa ülkelertinden bu sayı
civarında insan yaşıyor. Bu insanlar bir kaç
dil birden konuşuyorlar. Artı anadolu kültürünün
ve içinde yaşadıkları ülke halklarının
tüm kültür motiflerini kulanma olanakları var. Bu
durum, bu toplum içinde yaşayanların hem
geldikleri ülkelerden hemde bu içinde yaşadığı
ülke yazar ve diğer sanat adamlarından daha
avantajlı daha başarılı, daha renkli ve
olgun eserler verebilmeleri için hangi yol izlenmeli
bu alandaki düşünceleriniz nedir? Bu anlamda bir araştırma
yapılıyor mu, gelecek kuşaklar için nasıl
bir dil ve sanat mirası bırakma düşüncesi
gelişiyor? Böyle bir atılım varsa çalışmaların
boyutu nedir?
Türkiyede, Kürt, Laz, Arap,
Arnavut, Bulgar, Yunan, Ermeni, Yahudi Rum, vs. kökenli yayın
ve sanat adamlarının Türk edebiyatı ve sanatı
olarak görüyor ve çok başarılı olanlarla
övünüyoruz. Örneğin benzeri bir tartışmada
Yaşar Kemal Ben türkçe yazıyorum, bu dilin
edebiyatı içindedir ürünlerim diyerek tartışmaları
kesip attı. Pekki Almanya,, Fransa,, Hollanda ve diğer
ülkelerde yaşayan Türkiye kökenli insanların o
dilde verdikleri eserleri neden yazılan dilin ve ülkenin
eserleri olarak görmüyoruz? Akif Prinç veya Zafer Şenocak
o eseri Almanca yazıp önce Almanca yayınladıysa
ne kadar Türkiye kökenli olursa olsun ve nekadar Anadolu
halklarının motiflerinden yararlanırsa
yararlansın o Alman edebiyatına ait olması
gerekmez mi, bu konularda ne düşünüyorsunuz?
Bu
sorulara panelcilerden yanıt gelmedi. Ayrıca konuşmacılar
özellikle içinde yaşadığımız bu
Almanya başta olmak üzere özellikle son 50 yılda
ne Nazım Hikmet, Gültekin Akın, Ali Yüce, Yaşar
Kemal, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Ahmet Arif, Adalet Ağaoğlu,
Yılmaz Güney, Orhan Pamuk vs. değerinde bir
yazar ve sanatçı çıkmadı. Resim, Tiyatro ve
muzik alanına da baktığımızda Türkiye
sanat alanı bunların çok daha önünde olduğunu
görmekteyiz. Ayrıca burada çok zor şartlar altında
gelişen yazın ve sanat adamlarımızda bu
ülkelerdeki çağdaşlarının gerisinde değiller.
Başta Kaya Yanar, Mehmet Fıstık ve Şinasi
Dikmen olmak üzere bir çok tiyatro ve sinama adamımız,
öykücümüz abartı olmasın ama Almanlara ve bu
gelişmiş Avrupa ülkelerinin insanına, gülmeyi,
komşu ve arkadaşlarına güvenerek birlikte yaşamanın
önemini öğrettiler. Bu konuda ne düşünüklerinide
konuşmalarında dile getirmediler.
Sonuç olarak gerek Türkiye dışında
yaşayan, gerekse Türkiyede yaşayan Edebiyet ve
öbür işitsel ve görsel sanat adamları şuna
hazır olmalı sadece Amerika Birleşik
Devletleri Türkiyeyi ve tüm Ortadoğuyu Hristiyanliğin
peşine takılmış bir İslam Ülkesi
olarak görmek istemiyor. Başta Almanya olmak üzere
Avrupa Birliği ülkeleri de bunu istiyor. Bu nedenle yıllardır
bunun temelini oluşturmaya çalışıyorlar.
Şimdide bu projelerinde yazın ve sanat adamlarını
kullanmak istiyorlar. Elbette bunlara destek verecek öğretim
görevlilerini, öğretmenleri, kreş eğitmenlerini,
sosyaldanışman ve pedegogları da görevlendirecekler
ve büyük bir kısmına zaten yapacakları görevi
vermişler. Görevi alanlar iş başındalar.
Günlük basında Dinler Arası Dialog
konusunsan başka ne duyuyor, neler okuyoruz ki.
Yazın ve sanat adamı
nerede yerini alacak? Çağdaş, bağımsız
bir Türkiyenin bir çok kültürlü edebiyat ve sanatının
gelişmesinin yanında mı; yoksa Hristiyanlığın
peşine takılmış Fundementalist bir İslam
Edebiyatı ve Sanatı Projesi içinde mi yer
alacaklar?
Panelin ardından kendi şiirlerimden
bir dinleti sunmakla yetindim.Nida Öz de bir çok şairden
ve kendi şiirlerinden şiirler okurken sesin arka
perdesine yerleştirdiği Enstrumental müziklerle
çok güzel bir şiir dinletisi sundu. Güzel bir Türkçeyle
yazılmış ve bestelenmiş olan şiir
ile müzikinin tadını, güzelliğini sergiledi.
Ayrıca Özgen Ergin Dünya Basın
Evinden yeni çıkan Fırdöndü romanından
bölümler okudu. Göçmenliğin yarattığı
kişilik parçalanmışlığı güzel
sergiledi.
30.Ekim
2005
Fotoğraflar: Nida Öz
Denemeler
sayfasına dönüş ----------------------->
|