Satrtsite / Anasayfa       Künstlerhaus           Sanatçılar Evi-Göynük
    

   Biografie     Gedichte     Erzählungen        Artikel                    Bilder       

    Yaşam        Şiirler        Öyküler          Makele/deneme   Resim /Fotoğraflar 

 Deutsch        Türkisch      

 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  İSTANBUL'DAN İZLENİMLER

 „Çıplak heykeller yapmalıyım,

     Çırılçıplak heykeller

     Nefis rüyalarınız için

     Ey önünden geçen ak sakallı kasketli,

     Yırtık mintanından adaleleri gözüken

     Dilenci

     Sana önce

     Şiirlerin tadını

     Asklarin tadını

     Kitaplardan tattırmalıyım

     Resimlerden duyurmalıyım. resimlerden..“

 

Bu yukardaki dizeler Sait Faik Abasıyanık’a ait. Ben 13 - 17  Eylül 2007 tarihlerinde   İstanbul / Şile’deydim. Eğe Denizi’ni  Karadeniz’e bağlayan bu Beldeye ilk gidişimdi. Ben buraya  Kültür Araştırmaları Derneği ve Işık Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü ‘nün birlikte düzenlediği İç / Dış /Güç ve Kültür IV Kültür Araştırmalar Sempozyumu’na “Avrupa’da iki kanaldan beslenen dil ve edebiyat” konuşunda bir bildiri sunmak için gittim. Asıl olarak 14- 17 Eylül olarak belirlenmişti sempozyum. Ancak ben iki gün önceden gittim. Şile’nin  M.S. 7. yüz yılla kadar uzanan tarihinde Frig, Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı uygarlıkları yer almış. Bu Belde 1918 Mondros Anlaşması ile İngilizlere Bırakılmış ancak Kurtuluş savaşının ardından 1922 yılında tekrar Türkiye topraklarına eklenmiştir. Burası sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk belediyeleri arasında yer almakla kalmaz  İstanbul’a yakın olma özelliğinin yanı sıra oldukça kültür ve doğa bitkileri konusunda zengindir. Şile bezi ile Kumbaba kalesi ve  Ege denizi ile Karadeniz’in bileşiğini sağlayan feneriyle Türkiye’nin  önemli bir turizm merkezidir. Burada  Gürcüler Türkler, Romenler başta olmak üzere bir çok dil ve inanç binlerce yıldır bir arada yaşamaktadır.

Dünyanın  Globalleşmesinde yani bir köye dönüştüğü tartışmasında oldukça örnek olabilecek yar. Işık Üniversitesi  ve Bu kadar kapsamlı bir Kültür Sempozyumu için sadece isabetli değil, sanırım çok bilinçli ve akılıca seçilmiş bir yer.

Fırsat bulmuşken Sempozyum başlamadan Kumbaba’yı, feneri, kaleyi ve Dalgakıran Koy’u dolaştım. Tüm belediyenin önemli yerlerini fotoğrafladım.İki dönem önceki Belediye başkanı olan Orhan Türk çeşitli yerlere  Tülin Özdemli’nin ellerinde çıkan oldukça zarif güzel heykeller yerleştirmiş. Özellikle oya işleyen bir genç kadın heykeli tüm zarifliğiyle Şile’deki  kurtuluş Savaşı Şehitleri anıtına  ayrı bir estetik eklemiş.

Ne yazık ki Karadeniz’in dalgalarına dayanamayan parçalanan gemilerinde ki insanları kurtaran, nice hasta ve yetim çocuklara can ve güzel bir yaşam bağışlayan  Kumbaba’nın masallarını bilen tek bir kişi bulamadım koca Belediyede. Beni dostça karşılayan ve Şile’yi tanıtan bir CD bana hediye eden  Halk eğitim Merkezi’nin Müdürüne ve Kütüphane memuruna Kumbaba hakkında  mutlaka yaşlılar arasında masal ve fıkralar bilenlerin olduğunu onları derlenmesini rica ettim. Söz verdiler, sözlerinde bulunacaklarına inanıyorum, bekliyorum.

Şile ve doğal güzellikleri ancak bir kitapla anlatıla bilinir, en iyisi burada  konumuz olan Sempozyum’a dönmeliyim..

Sempozyumu hazırlayan ve ilk açılış konuşmalarını yapan değerli Hocam Gönül Pulter ve  Işık Üniversitesinin değerli Hocası Şule Toktaş dört günlük sempozyumu titizlikle hazırlamışlar. Hani derler “iş yapmayan ancak kusursuz olur”.  Gönül Pulter ve Şule Toktaş Hocalar bunun böyle olmadığını oldukça sorumluluk taşıyan, ve bir ip yumağı gibi karışık işlerinde düzene sokulabileceğini ve kusursuz yürütülerek neticelenebileceğinin gösterdiler bize. Öyle anlaşılıyor ki geçen yıldan bu yanı öğrencilerle birlikte bu konunun ve akışı üzerinde titizlikle çalışmışlar. Bu alanda yetenekli ve güler yüzlü gençleri seçmiş ve eğitmişler. Sanırım Işık Üniversitesi Rektörü Ersin Kalaycıoğlu'nun böylesine güzel bir Kampus yaratmasındaki başarısı Şule Toktaş gibi yetenekli, çağdaş ve insanlarla oldukça sağlıklı ilişkiler kuran ve ikna yeteneği güçlü bir kadro seçebilmiş olmasındandır.  Ben hep kültür ve sanat içerikli seminer ve sempozyumlar için  “bilimin, bilginin ve dostlukların şakımasıdır” derim. Gerçekten bu sempozyum böyleydi.

Sempozyumun yıldızı olarak nitelendirilen ilk iki isimlerden biri Prof. Kemal Karpat’tı. Diğeri  Prof. Nermin Abadan Unat Hocaydı. Tüm katılımcılar onlarla olmanın gururunu yaşıyor ve onların birikiminden yararlanmaya çalışıyorlardı.

Kemal Karpat hoca’nın sadece şu cümlesi üzerinde yüzlerce sayfa kitap yazılabilir:  ‘Göçün ve göçmenliğin insan ruhunda, insan kişiliğinde yarattığı tahribatı, parçalanmışlığı anlatmaya hiç bir sözcüğün ve hiç bir dahinin anlatımlarının gücü yetmez. Ben bunları sadece bir bilim adamı olarak değil, göçmenliği yaşamış bir göçmen çocuğu olarak söylüyorum...” Evet bu cümlelerin ardından insanlığın göç süresinde yaşanan ve yaşanabilecek dramları tanınmış birikimli bir bilim adamın söyleyeceklerini tahmin edebilirsiniz.

Elbette Sempozyumun diğer yıldızı olan  Nermin Abadan Unat’ın özellikle ‘Küreselleşmenin Patronları’nı analizi ve özellikle “dış Politika olarak dinin Rolü” konusundaki açıklamalarına  “beyin Göçünün yeni boyutları” hakkında söyledikleri eklenince insan kendi kendisine şöyle diyor: “Bu geri kalmış tüm ülkelerin üniversitelerini, Lise öğrencilerini, sermaye sahiplerini ve Meclislerini bir araya toplayıp bunların Nermin Abadan Unat hocayı bir kaç gün dinlemelerini sağlamalı”

Elbette ki bir kaç derslikte paralel olarak sempozyum konuşmaları yürüdüğü için hepsini dinleme olanağım olmadı. Beni ilgilendiren alan özellikle Avrupa’da göçmen işçilerle başlayan  Kültür, sanat ve edebiyat olduğu için bu alandaki konuşmaları ve tartışmaları izledim ve katıldım.  Ancak aralarda, öğle ve akşamları toplu halde yemek yedik ve toplu halde dolaştık. Bu süre içinde diğer seminerlerde konuşma ve tartışmalar hakkında bilgilendim

Bu Sempozyum özellikle benim gibi yıllardır yurtdışında yaşayan insanlara bizim Üniversitelerin, bizim hocalarımızın ve aydınlarımızın  bir çok alanda bu Batı ülkelerin çok daha önünde olduklarını kanıtlaması bakımında ve bizlere ülkenin bilimsel alanda nelere ihtiyaç duyduğunu ve ülkemize bu ülkelerde neleri araştırıp aktarmamız gerektiği konusunda da oldukça önemli bir perspektif verdi, bize yeni pencereler açtı.

Sonuç olarak bu sempozyumu düzenleyenlere, destekleyenlere ve katılımcılar bana çok şey kazandırdıkları için

Candan teşekkür ederim. Bu sempozyum nedeniyle değerli öğretim görevlileri, bilim adamları ve araştırmacılar tanıma olanağım oldu. Ayrıca tam on yıl sonra  yeniden İstanbul’a gelmiş oldum.Gerçek Yayınların Sahibi değerli Abimiz  yazar Güngör Gençay’ı ziyaret etim. İstanbul’da  değerli dostum Namık Aydoğan’ının evinde kaldım. Namık Aydoğan ve Ressam Nesrin Demirel’in rehberliğiyle Büyükada, Burgazada, Heybeliada, Kınalıada ile Yalova’yı dolaştım. Sait Faik Abasıyanık, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve  Heybelide ki İsmet İnönü villasını ziyaret edebildim fotoğraflayabildim. Elbette ki bunların her biri bir ayrı yazı konusu, yazacağım. Elbette Berfin Bahar Dergisi’nin sahibi yazar ve Fotoğrafçı İsmet Arslan’ı ziyaret etim. Avukat, Şair ve ressam olan Bilge Doğru ve ressam Nesrin Demirel ile sadece Kum Kapı’da taze balık yemek ve  Martıları fotoğraflamakla kalmadık Tevfik Fikret, Sultan Ahmet, Aya Sofya ve yeni Ayasofya Müze ve camilerini de dolaştık fotoğrafladık.

Türkiye modern öykücülüğünün babası olarak bildiğimiz Sait Faik ve Hüseyin Rahmi’nin evleri perişan halde. Özellikle Hüseyin Rahminin evi dökülüyor. Türkiye’de onca  edebiyatçılar, sanatçılar, gazeteciler dernekleri, vakıfları, yayıncılar, yayın kurumları ve sanat sever sermaye sahipleri varken  Sait Faik ve Hüseyin Rahmi’nin evlerinin bu kadar perişan durumda olması sadece şaşırtmadı, oldukça üzdü beni. Unutmadan söylemem gereken birde Türkiye Cumhuriyeti’nin  bir dönem Cumhurbaşkanı olan Fahri Korutürk’ün  İstanbul’da doğduğu ev bir vakıf tarafında Pansiyon olarak kullanılması hem şaşırttı hem üzdü. Bu Batı Avrupa ülkelerinde olsaydı. Çoktan o ev Müze haline getirilmiş olurdu.  Bu sadece Kadirbilirlik açısından değil bir ülkenin kendisini ve kendisinin en üst düzeye kadar yükselmiş evlatlarını onurla sahiplenmesi, dış dünyaya tanıtması bakımında elbette önemlidir. Bu özellikle genç nesilleri de geleceğe teşvik etmek ve hazırlamak açısından önemlidir. Hele de  İstanbul gibi neredeyse 20 Milyona yakın insanın yaşadığı ve her gün dışardan bir milyonun üzerinde insanın gelip gittiği bir kentte ayrı bir özelliğe ve öneme sahiptir. Devletin tepesine kadar yükselmiş insanların fikrini beğenip beğenmemek ayrı bir konudur. Bu onların bıraktığı mirası koruyarak gelecek nesillere aktarmamızı engellememelidir. Geçmişimize, sanat adamlarımıza, mirasımıza sahip çıkmak, bize yurtsever ve aydın olmamızın ötesinde, insan olarak gelecek nesillere karşı sorumlu olmamızın omuzlarımıza yüklediği bir görevdir.

Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde geçmişine, mirasına, sanat adamlarına ve sanat ürünlerine sahip çıkamayan toplumların geleceği olmayacağının da bilincinde olmak zorundayız. 

22.09.2007

       

 

 

 

               Makaleler Listesine dönüş ------------>

 

 

 

 Email                                                               Email: MollaDemirel@gmx.de
         

  Hakim olma hırsı bir yüreğe girmesin; o bir kasırga olur. Bireyi öz kardeşini, kendisini yaratan anne ve babasını bile katl etmeye kadar sürükler. İşte en büyük sanat bireyi o kasırganın etkisinde koruma ve onu toplumda güzel işler yapan, izler bırakan biri olma yoluna yönlendirebilmektir...