Satrtsite / Anasayfa       Künstlerhaus           Sanatçılar  Evi-Göynük
      Makaleler

    Biografie     Gedichte     Erzählungen        Artikel                    Bilder       

    Yaşam        Şiirler        Öyküler                Makele/deneme         Resim /Fotoğraflar 

 Deutsch        Türkisch      

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

            

Öyküde; dil akışkan, anlatım akıcı olmalı

 

Değerli Hocam ben farklı bir  söyleşi metodu ile sizden Nuri Erkal’ı okuyucularımıza tanıtmanızı rica ediyorum:

Nuri Erkal, 1943 Diyarbakır Matrani köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini bu ilde tamamladıktan sonra İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü Edebiyat bölümünü bitirerek Türk Dili  ve Edebiyatı öğretmeni oldu. Antalya İmam Hatip Lisesinde altı yıl çalıştıktan sonra askerliğini Edirne’de yedek subay olarak yaptı. Askerdeyken TRT Prodüktörlük sınavlarını kazandı. 1970’te İstanbul Radyosunda göreve başladı. 1972 yılında Antalya Radyosuna atandı. 11 Kasım l981’de haksız bir gerekçeyle, TRT dışına, Aydın Bölge Çalışma Müdür yardımcılığına atandı. Altı ay sonra Isparta Bölge Çalışma Müdür Yardımcılığına,1984’te aynı görevle Antalya’ya getirildi. 11 Kasım 1993’te Danıştay kararıyla, tüm özlük haklarını kazanarak Antalya Radyosuna yeniden atandı. Söz yayınları prodüktörü olarak görevini sürdüren Erkal, 2003’te kendi isteğiyle emekliye ayrıldı.

 

Nuri Erkal bu yaşam sürecinde yayın ve edebiyat alanında neler yaptı?:

Şimdiye dek yaklaşık iki yüz sanatçıyla röportaj yaptı, söyleşiler gerçekleştirdi. Ozanlar ve yazarlarla yaptığı konuşmaları CD’lerde ve bantlarda korunmakta. Yüz elliye yakın ozan ve yazarın bu söyleşilerini henüz kitaplaştıramadı. En az üç cilt oluşturacak bu çalışmaları kitaplaşacağı günü beklemektedir.

 

Sizce bir öykünün okunması için nelere dikkat etmek gerek?

Öyküde; dil akışkan, anlatım akıcı olmalı, okuru sıkıntıya sokmamalı. Konuşmalar kişilerin durumuna ve gerçeğine uygun olmalı. Kurgu sağlam, konu özgün ve çarpıcı olmalı. Toplumu etkilemeli. Sevgi, barış ve mutluluk duygularını geliştirerek yaşama sevincini çoğaltmalı, kişiye umut aşılamalıdır.

 

Siz edebiyat çocuk denecek yaşta başladınız ancak eserlerinizi  kitaplaştırmanız son yıllarda oldu, bunun belli bir nedeni var mıydı?

Kendimi sınırlamaktan öte kendimi tanımaya uğraştığım yıllar yılı. Yayın önemliydi. Bir çok yayınlanan edebiyat dergisinde yer aldım. Biliyorsunuz Antalya’da 40 Merdiven dergisinin sahibi ve genel yayın yönetmeniydim tam 44 sayı yayınlandı. Kısacası bu olgu içinde piştim sayılır. Birey olmaya, sorumluluklarımı öğrenmeye çabaladım. İşimi severek yaptım. Üretimin kişiyi mutlu ettiğini gördüm. Bu yaşam serüveninde birikim kazanarak sanat ve kültür alanında kazanımlarım oldu.

 

Bu yayın alanında etkilendiğiniz veya örnek aldığınız sanatçılar var mı?

Simdi Tolstoy, Balzak, Satre, Böl,  Neroda, Nazım,  gibi yüzlerce isim saysam, siz bu isimler herkesin aldığı örneklerdir diyeceksiniz.

Her şeyden önce ben edebiyat öğretmenliğinden gelen biriyim, Cumhuriyet öncesi  ve Cumhuriyet’in ilk elli yılındaki yüzlerce yazar ve sanatçının, birikimlerinden yararlanmaya ve onların eserlerini iyi incelemeye çalıştım. Onları büyük birer derya olarak örnek adım. Ayrıca ben gerek çeşitli dergilerde Ve TRT  Söz yayınları prodüktörü  olarak çalışmam  nedeniyle Ümüt Kaftancı oğlu gibi değerli edebiyatçılarla bir arada çalıştım. Bunları bir yana bırakacak olsak bile, ben Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Asım Beizrci, Yasar Kemal, Ahmet Arif, Can Yücel, Şükran Kurdakul başta olmak üzere yukarda da değindiğim gibi 150 civarında Türkiye Edebiyatının bel kemiğini oluşturan edebiyatçıları ile birlikte oldum ve onlarla söyleşi yaptım.

 

Sanırım Şükran Kurdakul’ bir yazısında veya konuşmasında ”Antalya’da Nuri Erkel edebiyat alanında tek başına Akdeniz’e akkan koca bir nehir gibi, ancak yavaş akan düzenli bir nehir demişti? Nedir bu yavaş akımın anlamı sizce?

Şükran Kurdakul, saygıyla andığım yüce bir kişiliktir. Yazın alanında ürettikleriyle beslendiğimi söyleyebilirim. Tasımı doldurduğum çeşmelerden biridir. Söylemi, gözlemi doğrudur kuşkusuz. Ben biraz tembelim. İşlerimi çoğu kez ertelerim. Çoğu zaman gecikirim. Yazarken de böyle oluyor. Aslında yazmak istediğim çok konu var. Yazacaklarım ilerde okunacak türden olabilir de. Beni eleştiren kim olursa olsun dostum sayılır. Ah, ben kendimi ele bir geçirebilsem, sorardım soracaklarımı, gelirdim hakkından ama ne yazık ki bu konularda bile savsıyorum işi. Beni sıkıştırdıklarında kimi güzellikleri üretebiliyor ve sergileyebiliyorum. Değilse beklemedeyim sürekli. Kendime ve okuyucuya yazık ediyorum açıkçası…

 

Konuyu tekrar asıl çalışma alanınız olan öyküye götürelim, öyküye nasıl bakıyorsunuz?

Öykü, toplumsal yapımızdan kaynaklanır. Toplumdaki çelişkilere dikkat çeker. O nedenle öykücüler, düzenle hesaplaşmayı amaçlar çoğu kez. Öykü yazarı, toplumsal yapıya eleştirel bakmayı ve o sistem içinde kişinin mutluluğunu sağlayacak yollar arayıp bulmayı öne çıkarır. Öykücüler, toplumsal yapıyı değiştiremezler, ancak değişmesine yol açacak yöntemleri gündeme getirirler, insanlara bilinç aşılayarak davranışlarına etki ederek, değiştirmede etkin olmalarını sağlamaya çalışırlar. Bu bağlamda öykümüzde sürekli gelişme olduğunu söyleyebilirim. Kısacası öyküde hep ileri adımlar atılmış, gelişme sürmüştür.

 

Bir yazın adamı olarak yaşama ve topluma nasıl bakıyorsunuz?

Yaşam, bir savaşım alanıdır. Bu bağlamda ben her zaman gelecekten umutlu oldum. “Yarın rahatına kıyabilenlerindir “söylemini yeğledim. “Geçmiş bakmasak ta var. Ama gelecek bakmasak yok.”  yargısını ilke edindim..

Sanatçılar aydın insanlardır. Aydınların, toplumu uyandırma ve bilinçlendirme görevleri vardır. Onlar, halkı eğitmek, bilgilendirmek için yaşamlarından kesitler sunarlar. Böylece gerçekleriyle yüzleştirerek bilinçlenmelerini sağlamak için öyküyü ve öteki yazın türlerini araç olarak kullanırlar.

 

 Sizce toplumun sanatçıya bakışı nedir?

Her toplum, sanatçısına değer verir. Sanatçı, toplumdan çıkan ve toplumun dertleriyle ilgilenen, bilinçli kişidir aslında. Halktan aldığını halka verir. Ancak yönetimler ve sistemin yürütücüleri, sanatçıya iyi gözle bakmazlar. Halk, sanatçısına en büyük orunu verir. Ona yapılan kötü işlemleri hoş görmez. Sanatçısına arka çıkar. Yeter ki aymazlıkta kalmasın. Yeter ki uyandırılmış olsun. Halk; Yunus’un, Pir Sultan’ın, Karacaoğlan’ın, Nazım’ın ve Ahmet Arif’in yanındadır her zaman. Halkı yanıltanlar vardır, olmuştur ve olacaktır da. Ancak sanatçının temel görevi, halkı uyandırmada etkin olmaktır. Halk, kendisi için yazılan öyküleri görmezlikten gelmez. Ancak yazılanların halka ulaştırılması ve ona okutulması önemlidir. Kuşkusuz olmayacak duaya amin demek olmaz. Halk, kendi yararına olacak güzel işlere hasrettir. Bu susuzluğunu gidermek ister. Kendisi için yaratılan, oluşturulan her türü benimsemekte gecikmez. Yeter ki aldatılmasın, yanıltılmasın…

 

Belki yukarda ki sorumun başka bir biçimi ilke tekrarı olacak ama gene de sormakta kendimi alamıyorum.  Sizce sanatçı topluma nasıl bakıyor veya yanaşıyor günümüzde?

Sanatçının topluma, halkta tepeden bakması yanlıştır. Halkın seviyesini bilmek, o seviyeye ulaşmak ve halka yakışanı, yararlı olanı yakalamaktır aslolan. ”Halka, balık yedirmek yerine balık tutmasını öğretmek” temel ilke olmalıdır. Üretime inananmış bir sanatçı, kimin için ve ne için ürettiğini çok iyi bilmek zorundadır.

 

Bildiğimiz kadarıyla Nuri Erkal bir çok öykü ödülü aldı. Bize anımsadıklarından bir kaç tane den söz eder misiniz?

TRT’de yüzlerce program oluşturan Erkal,  ‘Köy Odası’ programlarıyla, TDK Radyo-TV Dil Ödülü,  ‘Çocuğun Gözüyle Büyükler’ dizi programlarıyla TRT  Birinciliğini, ‘Çocuklar İçin’ dizi yapımıyla  ÇGD ile Vardiyalılar Derneği ödüllerini, program dalında iki kez Antalya Gazeteciler Cemiyeti Ödülünü, bir kez de Isparta Gazeteciler Cemiyeti Ödülünü kazandı.

Yunus Nadi Köşe Yazısı yarışmasında finale kaldı. Ali Naci Karacan yarışmasında ilk on beşte yer aldı. 1972’de Varlık Eleştiri Ödülünü kazandı. 1975’te Antalya Festivali Hikaye Yarışmasında  “Kımıl”  adlı öyküsüyle övgüye değer görüldü.

İlk ödülle giren ama sence bugün de önemini yitirmeyen öykünüz hangisiydi?

Ödül kazanan ilk öyküsü ‘Kımıl’ adını taşır. 1975 yılında 170 öykücünün katıldığı 12. Antalya Festivali Hikaye Yarışmasının Seçici Kurulu;  Fakir Baykurt, Asım Bezirci, Adnan Binyazar, Erdal Öz ve Sadun Tanju’dan oluşuyordu.

Peki bu öyküdeki Jurinin değerlendirmesini biliyor musunuz?

Fakir Baykurt, “Bu öykülerden her biri, birinci olacak nitelikte ve düzeydeydi Ama birinciliği Dursun Akçam’ın “Haley”  öyküsüne verdik” diyordu. Seçilen 15 öykü Antalya Belediyesince “Türkiye’den Hikayaler” adıyla kitaplaştırıldı.

Bence  her kesin okuması gereken bir kitap.

 

Bu  öykünün içeriğini bize  iki üç cümle ile anlatır mısınız?

“Kımıl, acı bir gerçeğin sergilenişidir. 1960 yıllarda Diyarbakır kırsalında yaşayan köylünün dramını sergileyen ama tamamen gerçeğe dayalı bir öyküdür. Öyküde dil ve anlatım önemlidir. Kımıl’da dile ve anlatıma özen gösterdim.

 

Bu ilk ödül alan öykü “Yerdeki Yazı” adlı kitabınızda mı yer aldı?

Evet Kımıl öyküsünü de içeren “Yerdeki Yazı”, ilk öykü kitabımdır. Daha sonra bir köşede biriktirdiğim şiirlerimi ”Mavi Çığlık” adıyla yayınladım. İkinci öykü kitabım “Tek Kanat” adını taşır.

En son deneme, eleştiri ve güzellemeleri içeren eserim “Ara Sözler”i yayınladım.

 

Bu kitapta hangi konuyu işlediniz?

 Bu kitapta Anadolu’nun iç yapısı, toplumsal yaşantısını, kısacası insan ile doğanın ilişkilerini işlemeye çalıştım.

Koca bir evrende sadece gülü sevmek, milyonları kapsayan bir toplumda sadece yakınını sevmek  erdem değildir erdem her türlü canlıyı sevebilmektir ve her türlü bitkinin varlığını koruyabilmektir. Elbette ki önce insanı seveceksin. İnsanın kardeşliğini, eşitliğinin savunucusu olacaksın. Şeyh Bedrettin ‘Yarin dudağından gayrı her şey, taze doğan güneş gibi hepimizin” derken dünya nimetlerinden kardeşçe yararlanmasını, güzellikleri birinin öbürünü incitmeden bölüşülmesini ister. Bu sözlerle aynı zamanda doğanın korunmasını da içerir. Temiz bir doğa hepimize sağlık bağışlar, ama zehirlenmiş bir doğa hepimizin sağlığını bozar.

Pir Sultan Abdal bilinçleme adına halkı Uyarırken:

“Uyur iken uyardılar  / Diriye saydılar Bizi

Koyun olduk ses banladık / Sürüye saydılar bizi” der. 

Kısacası koyun olmanın, sürü kalmanın yakışıksız olduğunu vurgular. Arzıca Nazım Hikmet, insanın çok tuhaf bir yaratık olduğunu vurgularken

“Koyun gibisin kardeşim / Gocuklu celep kaldırınca sopasını /

sürüye katılırsın / Ve adeta mağrur koşarsın salhaneye” derken insanın, koyun ya da başka bir yaratık derekesine

düşmemesi gerektiğini belirtmiş. Elbette burada kendini halkın üstünde görmez. Halkın bilinçlenmesiyle çok şeyin değişebileceğine olan inancını vurgular.

Ama halen farklı kültürler, farklı yaşam biçimlerine, hatta farklı inanç ve renklere karşı bir hoşgörüsüzlüğün varlığını edebiyat ve sanata da yansıdığını görüyoruz diyebilir miyiz?

Elbette bu gün yaşanan olaylar sorunuzun yanıtıdır. Burada Antalya’nın ilçesi olan Anlaya Beyinin oğlu Gaybi,

Abdal Musa Tekkesinde uzun yıllar eğitim gördükten sonra Kaygusuz mahlasını alır ve şöyle der:

“Adem dedikleri / El ayakla baş değil

Adem manaya derler / Surat ile kaş değil”

Adem sözünde erkek-kadın, inançlı- İnançsız, ırk-dil farkı yoktur. Ayrım yapmaksızın insan anlamı vardır. Bu sözle yaratılmış varlık amaçlanır.

 

“Gene gel, her ne isen gene gel, / kafirsen, ateşe tapıyorsan, Puta tapıyorsan gene gel,

Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil, / Yüz kere tövbeni bozmuşsan da gene gel!” diyen Mevlana

Anadoluda hoşgörünün koca bir çınarı gibi halen Anadolu’da ayakta dimdik şiirleriyle duruyor. Mevlana gibi düşüne bilinse sabır ile hoş görü ile sorunlara yaklaşılabilense, çözümsüz bir sorun olmaz.  Cehalettin yerini, akıl ve bilim, Kavgaların yerini de barış alır. Çözümsüzlüklerin yerini çözüm alır.

Pirinin dergahına 40 yıl odun taşıyan ‘”bu dergaha değil ki eğri adam eğri odun bile giremez” diyen Yunus Emre

“Biz Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü”  gibi binlerce deyişi ile bu topraklara sevgi ve barışın tohumlarını saçıyor.

Bizim Yunus artık bu söylemleriyle, hümanizmiyle  dünyaya ışık saçarak dünya halkların Yunusu oldu.

Pir Sultan abdal, Antalya’da konuşuyoruz Abdal Musa Kaygusuz ne demiş :

Adem dedikleri / El ayakla baş değil

Adem manaya derler / suret ile kaş değil’

Adem sözünde erkek kadın ayrımı yapılmaksızın insan anlamı var yaratılmış varlık amaçlanır.

Bunlar  600 yıl, 500 yıl bazıları elbet gecen yüz yılın ortalarında yazılan söylenen güzel sözler  bugün

Sanat ve edebiyatçılar çağımızda yaşanan acıları dindirebiliyorlar mı?

Acıların bacası tütüyor. Acıları dindirmek gerekir.

Promete, ateşi tanrılardan çaldığı için onu zincire vurmuşlar.

“Yüreklerin kulakları sağır. Vurulduk ey halkım unutma bizi!” 

Diyarbakır’da güvercine ‘Boran’ Denirdi’. Boranlar güzel yaratıklardır, göğü simgeler, özgür ve bağımsız yaşarlar.

Çocukken et gereksinimimiz için güvercinlere kıl tuzak kurar ö yakalardık. Bilincim geliştikçe, yaptıklarımızdan utanır oldum. Acımasızca bir cana kıymanın acısını duydum yüreğimde. O güzel yaratıklara kıydığımızın onulmaz yarası işliyor içimde

Ne yazık ki hatlar karışmış ülkemde. Bindikleri dalı kesiyorlar. Korumak, yaşatmak, geliştirmek, yararlanmak  dururken yok etmek niye?

Bunun için yapılması gereken nelerdir?

Ben her zaman insan topluluğunun sürü olmaktan uzak kalması gereğine inanırım. İnsan yaratıcı, yapıcı bir varlıktır. İnsan alet kullanan, örgütlenen ve tapınak yapandır. Tapınak yapan bir hayvan yoktur. Elbette insanlarda hayvanlarla, bitkilerle birlikte vardır. Hayvanları, bitkileri küçümseyen ve hiçe sayan bir anlayışa da karşıyım zaten. Hayvan sevmek bir erdemdir aslında. Bunu en güzel Ahmet Haşim şu cümlelerle işliyor:

‘Hayvanlarda yetenekler genellikle tektir. Örneğin arı, en iyi imbikçiden daha güzel bal süzer. Örümcek en usta dokumacıdan daha iyi ağ örer. Katır en iyi yumrukçudan daha sert vurur.  Hayvanlardaki bu tek yetenekler, insanda çokçadır. İnsan denen bu varlık disiplinli ve titiz bir çalışmayla, eğitimle yeteneklerini geliştirebilir.’

Eğer onları sevmesini öğrenebilirsek onların yeteneklerinden çok şeyler öğrenebiliriz. Yaşamımızın daha da güzelleşmesine katkıda bulunabiliriz.

 

Peki burada Nuri Erkal’ı sanatta nereye koyacağız?

Nasıl anlatsam,  yer yüzünde bin bir yüz var. güler yüz var.  Evladına, sevgilisine kavuşan, iyi bir iş yaptığında gökteki güneşi yere indiren, sevgi saçan yüzler var. Karşıtı olarak Limon yemişçesine ekşi yüzler var. Ama yüzsüzlerde var. Ben bunların açıklamasına girmeyeyim. Kültür, sanat ve edebiyatta toplumdan yana duruş güzel bir bakışı andırır.

“Bir bakış bir insana neler anımsatır

Bir bakış bir aşığı senelerce ağlatır”

Nuri Erkal yaşamını kültür, sanat ve edebiyat’ta adamıştır. Bakışını şiir ve öyküde ortaya koymaya çalıştığını söylemek gerek. Ancak sürekli toplumsal barışı, eşitliği ve doğayı savunur. Bu duruşunda ve bakışında tavizsizdir.

 

Bunların dışında yayınlanan veya yayına hazır kitaplaşmış dosyalarınız var mı?

Bir masal dosyam yayına hazır. “Çocuklar İçin” adını taşıyan bir yayın araştırmam ile “Dünden Bu güne İnanışlar” adını taşıyan çalışmam yayın zamanını beklemekte. ”Toros’ların İki Yakası” adlı bir araştırma, gezi ve söyleşi dosyam ile “Ozanlar ve Yazarlar” adlı dizi yapımlarım kitaplaşmaya hazır.

 

24 Eylül 2008

 

 

-------------------->  MAKALE  ANASAYFASINA DÖNÜŞ -------------------------------------->

 

 

 Email                                                               Email-Mail: MollaDemirel@gmx.de