Anasayfa                    Startseite           Künstlerhaus        Sanatçılar Evi
       Öyküler

    Biografie     Gedichte     Erzählungen       Artikel                     Bilder       

   Yaşam           Şiirler        Öyküler          Makele/deneme    Resim /Fotoğraflar 

 Deutsch        Türkisch      

 
 
   
   
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 YARINLARIN KAYGISI

 

   Akşam güneşi tüm kızıllığını salmıştı kentin üstüne. Bacalardan yükselen duman ile güneş ışınının kucaklaşması gök mavisinde  iyi bir resamın fırçasından akarak bir birinin içine geçen  bir renkler tablosunu andırıyordu. Monika bir yannda sıkıntısını gidermek öbür yandan  akşam yemeği  zorunluluğundan kalkmış mutfakta sebzeleri doğramaya başladı. Ancak içinde bulunduğu yalnızlıktan olsa sürekli mutfak pencesresinden dışarıya bakıyordu. Yalnızlığını kafese tıkılmış sadece oradan dışarıyı gözleyen bir kuşa benzetti. Derin bir iç çekti. Kapı zili uzun uzun çaldı. Kapıyı açmak için yürürken. Beni de arıyan dostlarım varmış, "bilmem nedendir bu son zamanlarda kendimi toplumdan soyutlanmış olarak duyumsamam" diye mırıldandı.

  Kapının açılış ziline uzun uzadıya bastı. Kapının açılmasıyla Petra'nın  gelişini ayak seslerinden tanıdı. Onun böyle  önceden bir randevu almadan gelişine nedense hiç bozulmuyordu, aksine sevindiriyordu.  Kendisini  sık sık ziyaret eden ve telefonla arıyan   tek arkadaşıydı Petra.

   Kocaklaştılar. Sonra birlikte mutfağa yürüdüler. Petra başladı onunla birlikte yemek hazırlmaya ve günün gelişmelerinden ve arkadaşlarından söz ettiler. Birden ikisi susutu. araya bir iki dakikalık bir susukunluk girdi. Bu fırsattan yararlanarak isteğini açmaya karar verdi Petra:

   ”Monika bu akşam ne iş yapıyorsun. Evdeyim. İstersen birlikte olabiliriz.”

   ”Benim bir ricam vardı.”

   ”Rican mı?”

   ”Evet ricam olacak. Bu akşam ben Müslümle sinamaya gitmek istiyorum.  Rose’yi sana bıraksak.. Haydi evet de. Senden başka kimim var benim?

   ”Bu tatlı dilinle yılanı bile deliğinden çıkarırsın. Ama senin beraber sık sık olduğun adam... Evet o dam yabancı, üstelik kara, hiç düşünmüyor musun?

   ” Yabancı olmak, kara tenli olmak suç mu?”

   ”Bırak asi olmayı. Müslüm çok iyi bir insan olabilir, ama toplumumuzun belirlediği kurallar var. Onlara uymak zorundayız. Asilik yaşamı zorlaştırır. İnsanı sevdiklerinden, yakınlarından suyutlar. Yalnız sen değil çocuğunda toplumda dışlanır, horlanır, acı çeker...”

   ”Dur arkadaşım, burada dur! Bak, senin, benim, tüm bayazların iki elli, iki ayağı, iki gözü var. Vucudundaki kan kırmızı. Başka ülkelerden buraya göçen kara veya beyaz insanların da kanı kırmızı akar, elli, ayağı, gözü ikidir. Onlar da beyinleri ile düşünüyor, elleri ile iş görüyorlar.

   ”Ama Tanrı  bayazları asil yaratmış...”

   ”Bırak bu cahilce düşünceyi. En güzel güneş, deniz ve doğa, bu yabancıların geldiği ülkelerde var. Bak dinlenmek için hayalimizde olan yerlerin başında, Afrika ve Asya ülkeleri geliyor. Senin, benim ve bir çok insanın gidip dinlediği Maroka’nın, Tunus’un insanı kara. Sen evladını ayırır mısın ki Tanrı’da yarattığını ayırsın...

   ”Ben ve sen toplumu değiştiremeyiz ki. Bizim binada bir daire boşandı. Ev sahibi burada doğmuş büyümüş, okumuş ve muhendis olmuş bir Türk’e verecekti. Tüm komşular karşı çıktılar. Ev sahibi vermekten vaz geçti.”

  ”Bu çok gülünç. Bu ırkçılık. Bu Türkiye dediğimiz ülkeye her yıl milyonlaca Avrupalı gider. Oranın tarihi kalıntılarını görür, temiz denizinde, doğasında dinlenir. Dostlar edinirler...Senin o başı bağlı olarak gördüğün kadın seni konuk eder evine, elliyle pişirdiği  katmeri yüreğiyle sunar. Konuk severliklerini tarih boyunca dillere destandır...

  ”Neredeyse biz multikültürlü (çok Kültürlü) Avrupalılardan bile üstün deyeceksin.

Bir yabancı kara adama kaptırınca gönlünü, aslını ırkçılıkla suçlamaya kalkıyorsun.”

   ”Senin o kaba bıyıklı, nasır elli, yabani dediğin göçmen işçilerin ellerinde yükseldi

bu fabrika bacaları, bu yapılar. Bu caddeler onların alın teriyle döşendi. Bugün yaşadığımız refahta onların emeğini nasıl görmemezlikten gelirsin?”

   ”Madem o kadar çalışkan ve yeteneklilerdi, kendi ülkelerini kalkındırsalardı ya...”

   ” Bu buraya göçen insanın suçu değil, bir devlet politikası.”

   ”Fazla konuşmaya niyetim yok. Senin için söylüyorum başına iş açıyorsun. Korkuyorum. Sen şimdi Rose’yi bana bırak. Sinamaya git, ancak dikkatli ol. 

Bu konuda da iyi düşün.”

   ”Sana teşekür ederim. Sende söylediklerin üstünde düşün. Irkçılarla aynı seviyeye düşüyorsun. Sonra konuşuruz...”

   ”Petra bak karşıdaki ev yanıyor. Çabuk, çabuk itfayeye haber ver. buraya da sıçrayabilir. O Tanrım buda mı başımıza gelecekti?

   ”Irkçılar, ırkçılar dün kitap yakıyorlardı bugün insan.”

   ”Şimdi anladın mı, seni niye uyardığımı? Bu yanan evde yalnız göçmenler yaşıyor..”

   ””Bırak şimdi gevezeliği yardıma koşalım.”

   ”Deli misin sen Petra?”

   ”Koşmasak yardıma yarın beni, öbür günde seni verirler ateşe. O zamanda 

yardıma gelecek kimse kalmamış olur...”

    ”Nereye baksan kara, kara tenli adamlar. Bunlara alışmak zor oluyor...”

   ”Söyle gülüm söyle yavrum

     Neden şu kuşlar

     Şu çiçekler,

     Şu bal arıları gibi

     Kardeşçesine yaşamaz insan"

   ”Nasıl, nasıl kardeşçesine?”

   ”Doğru, bugün aç yatıyorsa insan, yaralı, acılar içindeyse, uykuda avlanan güvercinler gibi kan içinde çırpınıyorsa çocuklar, huzurlu olamaz, bu toplum, bu dünya. Kimi fazla varlık içinde, kimi yoksulluk içinde kıvranırsa, yaygınlaşır çılgınlıklar. Hastalıkların ilacı olamaz ne pop, raxs veya mevlavi müziği, ne de kilise çanı veya beş vakit ezan sesleri. Hepsi kurşun olur, akar yüreğe, kin nefret ve körlük insanı boğdurur insana...”

   ”İşte burada biraz ara ver ve düşün!”

   ”Bak çevrene  ırkçılığın, kör inançların, geleneklerin bu sevgisizliği, bu kargaşayı, yarattığını. Bu kaos...Mittingler... Tehdit mektupları.... Biri kırka yaran düşünce... Telefon zırıltısı daha neler, neler, kör inanç ve geleneklerin ürünü.  Fax. bilgisayar, renkli televizyon, odandaki yalnızlığı ve yüreğindeki acıları gideremez... 

Böyle giderse aynı acılar içinde, ayni çamurlarda debelenir beyazı, karası, yerlisi göçmeni...”

  ”Toplumun yüzyıllardır sürdürdüğü geleneklere karşı çıkmakta bir isyandır. Fayda getirmez. Sen binlerce yıldır köle olan kara adamı efendi edemezsin ki. İstesen bile toplum yaptırmaz sana.. Senin davranışların topluma isyandır. Adın isyancıya çıkar...”

   ”Sence bu böyle gelmiş, böylede gider mi? Yoksuldan kırp, zengine ver. Zenginden 

kırp cebine aktar. Ciddiyeti sulandır, ciddiyetsizliği öven düşünceye sarıl, kırkı kırk 

yaran bir dikkatle....”

   ”Sen bu yabancıyı tanıdıktan sonra değiştin. Çok değiştin bacım, artık söz dinlemez oldun. Bir müddet ondan ve buradan ayrıl. Bu ilişkilerin üstünde düşün. Bu olaya ara vermen belki kendine gelmeni sağlıyacaktır..”

   ”Bu ne itiraz... bu ne kaos... Olanlara, yapılanlara çok mu, ne denmeli? Dünya kadar sorun... Evde isyan... Kentte isyan... Yaşama isyan... Sevgiye yasak getirenlere isyan...”

    ”En iyisi kapatalım bu konuyu birer bardak bira içelim”

   Şu çocuk parkında kayan, salangaçta oynayan çocuklara bak, kara, sarışın saçları, mavi, kömür, kestane gözlü, hepsi biri birinden güzel, renkli bir mozaiğin güzel taşları. Büyükler onlara aktarmasalar hiç, dil, ırk ayrımı yapmadan kaynaşırlar, kelebekler gibi birlikten uçarlar oradan oraya. Hepsi mutlu....

   ”Bir zamanlar bizde çocuktuk. İyi ve kötü olanı bilmediğimiz için ayrım yapmıyo